Farzımuhal

MÜFREDAT.06

Güncel edebiyat için: sabitfikir

Sanal kitapçı İdefix “güncel edebiyat” altbaşlığını taşıyan bir dergi yayımlamaya başladı: sabitfikir. İnternette aynı adlı bir platformu vardı İdefix’in, bunun yazılı hâle gelmesi güzel oldu. “Güncel edebiyat” gibi bir sınır konulduğu için dergiden çok bir beklenti içine girmemiz de gerekmiyor, ilk sayısına bakıldığında çizgileri içerisindeki görevini yerine getirmiş görünüyor sabitfikir. Nezih Kitabevi’nin Metis Ajanda’yı satmayı reddetmesiyle ortaya çıkan sansür meselesini tartışan bir soruşturma var dergide. Yayınevi yetkililerine, kitabevlerine, yayıncı birliklerine sormuşlar bu durumu. Dergide yer alan kitap yazılarının yanı sıra Paul Auster’le ve Moris Farhi’yle yapılmış birer söyleşi var. sabitfikir, iyi bir fikir, güncel edebiyat için. M.F.K.

Utku Lomlu, ama neden?

Utku Lomlu, Everest ve Kapı Yayınları için tasarladığı kitap kapaklarıyla hep dikkatimi çeken, hayranlıklar takip ettiğim bir tasa­rımcı. En başta İletişim Yayınları’nda tasarım işlerine başlamış, bugün İletişim’in birçok kategorideki kitap kapaklarının kimliğini oluşturan isim aynı zamanda. Hâli hazırda Everest Yayınları’nın sanat yönetmeni. Müge İplikçi’nin Transit Yolcular, Gogol’un Ölü Canlar, Ahmet Erhan’ın Deniz Unutma Adını, Latife Tekin’in Sevgili Arsız Ölüm ve Berci Kristin Çöp Masalları, Özlem N. Yılmaz’ın Kız Böceği, İshak Reyna’nın Ha Hayat Ha Edebiyat, Hanif Kureishi’nin Vücut, Cihan Aktaş’ın Dünün Devrimcileri Bugünün Reformist­leri kitaplarının tasarımları başlı başına şaheser. Altay Öktem’ten Bu Kitaptan Kimse Sağ Çıkamayacak’ı ve Bohumil Hrabal’in Sıkı Kontrol Edilen Trenleri’niy­se kapakları için almıştım; Utku Lomlu sağolsun, içerikten de pişman olmadım, Altay Öktem benim nazarımda ayrıcalıklı bir yere not edildi hatta bu kitabı sayesinde. Bu hayran satırlarını Utku Lomlu’nun garip tasarımlarına ulaşmaya çalışırken kurdum, öyle ki İskender Pala’nın Muhteşem Şair: Muhibbî kitabı için tasarladığı kapak, gerçekten kötü. Bilemiyorum, son Kanuni meselelerinden sonra “çok satsın” diye Lomlu’ya bu tip kapaklar hazırlaması mı söylendi? Kanuni rüzgârından dalgalanmaz bu denizler, tasarım yerine göre tarihten önce gelir, çok satarlar listelerine girmeninse fersah fersah ötesinde bir önem­dedir. Sayın Utku Lomlu, ama neden? M.F.K.

Basım yılı fiyaskoları ve Meleklerle Omuz Omuza

Yayın ahlakı her yayınevinin olmazsa olmaz şartıdır aslında. Ancak sorun, daha çok bu ahlakın sınırları ve kapsamlarında ortaya çıkmaktadır. Türkiye yayımcılığında uzun süredir devam eden bir dikkatsizlik göstergesi göze çarmakta. Dikkatsizlik dememin tek sebebi, temennimin bu yönde oluşundandır. Bahsi geçen dikkatsizlik şudur: Daha önce yayımlanmış bir kitabın yeni baskısı, farklı bir yayınevinden yapılır ve ne hikmetse yayınevi kitap künyesi kısmına “birinci basım” yazıverir. Bu hatanın en kurtarır yolu editör ya da yayın yönetmeninin dikkatsizliğidir. Bir üst boyuttaki hata, bu işi tamamen tasarımcıya bırakmak iken, en acımasız ve affedilemez yolu kasten yapılmasıdır. İşte bu, düpedüz yayın ahlaksızlığıdır.

Bu konuyu işlememize sebep olan kitap Profil Yayıncılık’tan Mart ayında çıkan Hakan Albayrak kitabı: Meleklerle Omuz Omuza. Dikkatsizlik affedilebilir bir şey, ancak bu kadar göz önünde olan kitapların yeni baskılarında sanki yeni yazılmış hissi vermek istercesine önceki baskılarından bahsetmemek yayıncının niyeti konusunda okuyucuyu oldukça kaygılandırıyor. Yıllar ve yıllar öncesinde yapılan bir baskı gözden kaçmış olabilir ya da eski baskıya yapılan ilavelerle yepyeni bir versiyona ulaşmış olabilir kitap. Ancak ilk baskısının üzerinden sadece beş yıl geçen bir kitap için bu ihtimalleri düşünmek neredeyse imkansız. Umarız ki ani bir dikkatsizlikten ötürü oluştuğunu düşündüğümüz bu hata, kitabın diğer baskılarında yayınevi dahi belirtilerek düzeltilir. Çünkü gerçek/titiz okuyucunun yayın ahlakından beklentisi bu yöndedir. A.B.

MÜFREDAT.05

Further Readings for Ghazali.

Geçen aylarda Index Islami­cus’un dizinlerinde yer almaya başlayarak büyük bir başarıya imza atan Journal of Islamic Research (İslam Araştırma­ları), Aralık 2010 sayısında ölümü­nün 900. yıldönümünde Gaz­zâlî’yi merkeze aldı.

Gazzâli üzerine ne söylense revaçta olan bir makale, özel sayı ve kitap yığını arasından kapsamlılığı ve sorunları ana damarlarından ince damarları­na kadar irdelemesiyle başa­rıyla sıyrılıyor. Gürbüz Deniz’­in editörlüğündeki “Gazzâli“ sayısının amacı, alanlar üstü bir perspektifle daha kapsamlı bir Gazzâli okuması. Makalele­rin alanlarına genel olarak baktığımda da bu kapsamlılığı görebilmekteyiz nitekim. Felse­fe, tasavvuf, hadis, mantık, etik ve fıkıh gibi birçok alan­dan yazılarla Gazzâli’nin yüz­yıllar önceki birçok alanlılığına bir köprü vesilesi gören bu sayı, sadece geniş bir Gazzâli okumasını değil aynı zamanda Gazzâli felsefe ve düşüncesini kavramak için yeni fikirleri de barındırıyor. Gürbüz Deniz ve Muhittin Macit’in ma­kaleleri bu “yeni fikirler” baş­lığı altında değerlendirilebilir örneğin.

Editöründen öğrendiğimize göre bir sonraki sayısında “Nübüvvet” konusunu işleye­cek olan JOIR’in, akademik çöplüğe dönen bir ortamda hikmet dünyasında yeni ufuk­lara doğru emin adımlarla yü­rüdüğü söylenebilir şüphesiz. A.B.

Yazının Tadı Tuzu: Borges mi Unamuno mu?

Türkiye İş Bankası Kültür Yayın­ları çok güzel bir iş yaptı, Miguel de Unamuno’nun bir kalem hamlesini daha Türkçe yayımladı: Üç Örnek Öykü ve Bir Önsöz. Biz onu en son Günlükler’de düşüncenin karnını deşme çaba­larından hatırlıyoruz. Şimdi de çok klas bir metniyle karşı karşıyayız: Kitaptaki üç öykünün güzelliği bir yana önsöz diye bahsettiğimiz harikulade metin Unamuno’nun üslubuna dair mihenk taşlarını belirlediği gibi kişiliğine dair de bize çok şey anlatıyor. Çok büyük bir metin bu, Calvino’nun boğucu önsözle­rinden sonra şifa gibi bir önsöz. Bu güzellik, Jorge Luis Borges’in Borges ve Ben kitabını anımsattı bana. Celal Üster’in hazırladığı iyi bir derleme olan Borges ve Ben, yazarın kendi yaşam öyküsünü anlattığı, üslubuna, edebiyat ku­ramına dair esaslı muhake­meler yaptığı, usta yazarlığın bence en önemli özelliklerinden olan “ken­dinin eleştirmeni” olmak duru­munun sıkı bir örneğidir. Çok sevmiştim bu ustalığı, bu kitabın adından başlayarak taşıdığı gü­zelliği seyretmiştim bir süre, şevkle, Unamuno’nun bu önsö­züne çarpana kadar. Borges’in Borges ve Ben’deki metinlerde yaptığı şeyleri Unamuno da bu kitabının önsözünde yapıyor. Borges’e nazaran daha içsel yapıyor bunu, ustalığa her dem tazeliğini veren, yazının tadı tuzu olan “besleyici acemiliği” de sonuna kadar hissettiriyor Unamuno. Böylece farkediyorum ki Borges’te bu yan eksik, kuru kalıyor Unamuno’nun içselliği yanında, besleyici acemilikten ırak. Unamuno tam bir üstad, tam. M.F.K.

Endişe ve merak: Otto Yayınları.

Otto Yayınları son zamanlarda en iyi çıkış yapan yayınevidir kanaatimce. Hayri Kırbaşoğlu’nun Ahir Zaman İlmihali’ni ve M. Sait Ha­tip­oğlu’nun kitaplarını yayımla­yarak sükse yapan Otto’nun asıl hedefi belli: Kapanan Kitâ­biyât’ı daha dinamik bir ruhla canlandırmak. Aslında Otto, gerçek çıkışını son iki ayda yayımladığı kitap­larla yakaladı. Tartışmalar yaratan bir iki kitapla beraber, Zerkeşî’nin Hz. Aişe’nin Sahabeye Yö­nelttiği Eleştiriler’i ve Draz’ın Kur’an’a Giriş’ini de bu süreç içerisinde yeniden kitap âlemine kattı. Bu çıkışın bir müspet, bir de menfi tarafı var ancak. Müspet, çünkü baskı kalitesi ve tasarımıyla kitap düşkünlerinin ağzın­dan “İşte kitap böyle basılmalıdır” sözünü bir çırpıda alıyor; ancak aynı zamanda menfi, çünkü tartışma konusu bir iki kitap maalesef yayıne­vinin seviyesini oldukça düşürecek nitelikte. Örneğin İlhami Güler’in İlhamiyyât adlı teolojik-aforizmalar kitabı, ilmî ve ahlâki seviyeden oldukça uzak, cedel için denilse cedel ol­ma­yan, pozitif eleştiri denilse yanından dahi geçmeyen, yani neresinden tutarsanız elinizde kalan bir eser. Tamam, kendi alanında ilk olsun diye bir aforizma kitabı yazılabilir. Ancak aforizma kitapları, hergün kurulabilecek fragmanları barın­dıran bir kahve falı kitabı değildir. Aforizma ciddi bir iştir ve esasen daha büyük bir ciddiyet ister. Otto, bende endi­şeli bir merak uyandırmıyor desem hata etmiş olurum sanırım. A.B.

Kınasak da boşuna.

Nezih Kitabevi’nin Metis Yayınları’nın 2011 ajandasını satmama kararını bir açıkla­mayla duyurmasının ardından Müfredat’ın internet imkânları aracılığıyla şöyle yazmıştım: “Metis Yayınları’nın “Irkçılık, Ayrımcılık ve Nefret Suçları”nı konu edinen 2011 ajandasının satışını durduran Nezih Kitabevi’ni yanaklarından öpüyoruz. Kita­bevi bir devlet kurumu gibi hareket ederek kendi faaliyet ve işlevinin dışına çıkmış ve komik duruma düşmüştür. Kınasak da boşuna. -Müfredat.” Ne bileyim daha ciddi, şöyle siyasî kuramları, teorileri, tartışmaları açıklayarak hakikati göstermeye dönük bir açıklama yapma gereği duymadım, eleştiri boşuna. Eleştiri için karşınızda ciddi bir muhatap bulmanız gerekli. Bu ilk şart yerine getirilmemiş mevzu bahis hadise­mizde. Bizim verdiğimiz tepkiden bir-iki gün sonra da çalışmalarını hayranlıkla takip ettiğimiz İç-Mihrak “kınasak boşuna” dedikleri bir açıklama yapmış. Ne kadar sevindim anlatamam, bu aynı çizgide olma işine. Nezih Kitabevi’ne tüm faaliyetlerini yürüttükleri “Türkiye Cumhuriyeti yasaları ve Ulu Önderimiz Mustafa Kemal Ata­türk’ün çizdiği ilke ve düşünceler doğrul­tusunda” salına salına yürümekte başarılar dilerim, İç-Mihrak’ın açıklamasından bir parçayla bu paragrafı sonlandırmayı onur bir davranışın gereği olarak görürüm: “(…)Bu yıl çok ilginç bir gelişme oldu. Şimdilerde orada burada okuyorsunuzdur. Geçenlerde çoğunluğu yabancılara satılan Nezih Kitabevi, Metis 2011 Ajandası’nın kitabevlerinde satılmasını yasakladı. Bu çılgınca kararla yetinmeyip, bir de açıklama yaptı. Müşterilerinden, satın aldıkları ajandaları iade etmek isteyenler olursa, onların parasını da geri verecekmiş. Çukurda daha dibe inmek için neler de neler… Bu ülkede ırkçılığın yaşamını sürdürdüğünü ve canlılığını yitirmediğini sık sık belirtiyoruz. Egemen olan, kendinden olmayanlara karşı tutumunu ırkçılığa çok kolay vardırıyor. Uygun bir zemin var. Şu işe bakın, Metis Yayınları bu yıl ‘Irkçılığa, ayrımcılığa, nefret suçlarına karşı’ 2011 Ajandası yayımla­yınca, işi kitap alıp satmak olan Nezih Kitabevi de düşünüp taşınmış, bu ajandayı yasaklama kararı almış. Hem de öyle bir gerekçe açıklamış ki, insanın başkalarına okumaya yüzünün tutması zor. Demek Nezih Kitabevi, Ajanda’nın amacının tersine duruyormuş. Nezih Kitabevi’ni kınamıyoruz bile.” M.F.K.

Meydanlara açılan kitaplar serisi.

Toplumsal hareketler, devrimler, siyasî okumalar konusunda Türkiye’de vasat bir seviyede bulunulduğunu düşünüyorum. Bu konulara ciddi derecede ehemmiyet vermiş ve bunu uygulamaya dökmüş birkaç insanın dışında (Mete Çubukçu, Cihan Aktaş gibi) rahatsız edici bir boşluk var. Bunu son olarak Tunus’taki diktatörlük yıkılırken farkettim. Bazı gazete ve televizyonlar Tunus başbakanı Gannuşi derken, bu kişinin Raşid Gannuşi olduğu zannıyla haberler yaptılar. Aynı paragraf içinde Gannuşi hem sürgünde hem ülkesinde başbakan olabildi. Birkaç gün bu haberlerde tek Gannuşi değil de iki Gannuşi olduğu gerçeği farkedilemedi. Muhammed Gannuşi, devrilen diktatörün partisine mensup ve Tunus başbakanıydı, diğer Gannuşi ise, En-Nahda hareketi’nin lideri olan ve sürgünde yaşamak zorunda kalan Raşid Gannuşi. Komik cahillikler bunlar. Uzun süredir rastladıkça toparladığım daha çok Ortadoğu merkezli, emperyalizm karşıtı kitaplardan bir siyasî hareketler serisi oluşturuyorum, bir rafı kapladıkları anda biraz mutmain olabileceğim.

Şimdilik, Brynjar Lia’dan Müslüman Kardeşlerin Doğuşu; S. Veli Rıza Nasr’dan Cemaat-i İslâmi, Ahmed bin Bella’dan Konuşmalar, Malik bin Nebi’den Çağa Tanıklığım, İnkılâb Yayınları’nın yayımla­dığı Lübnan’daki siyasî liderlerle yapılan söyleşilerden oluşan Lübnan’da İslâmî Hareketler, Frantz Fanon’dan Cezayir Bağımsızlık Savaşının Anatomisi’yle Yer­yü­zünün Lanetlileri, Gloria Munoz Rami­rez’in fevkaladenin fevkinde kitabı Ateş ve Söz, tüm bu yağmalama tarihine dair başucu kitabı olabilecek Bartolomeo de las Casas’nın Yerlilerin Gözyaşları, Metis Yayınları’nın “Yaşadığımız Dünya” serisin­den Şahların Şahı ve Hücremde Bir Gün kitapları, Sander Kitabevi’nin harika bir baskıyla sunduğu Felix Greene’in Vietnam Vietnam kitabı, Coşkun Aral’ın Ölümün Yakasına İliştirilmiş Hayatlar’ı… Bu serinin ilk basamakları bunlar, elime ilk geçen kitaplar. Böyle bir seri her eve lazım, en azından rezil olmamak için, Tunus’ta devrim ateşlenmişken, Mısır’a sıçraması ihtimali konuşuluyorken. M.F.K.

MÜFREDAT.04

Ve lale ve turuncu ve kara.

Arapçada lale ve Allah lafzı aynı harflerle yazılır ve ebcedi değerleri de aynıdır. Bu yüzden önemlidir ve hilkati temsil eden en güzel çiçek kabul edilir. Işte bundandır şair şöyle der:

Mazhar-ı ism-i Celâl olmasa hakkâ lâle

Bulamazdı bu kadar rütbe-i vâlâ lâle

Lale yaratılışı temsil etmesi yönüyle aynı zamanda Yunus’un işaretine istinaden yaratılana sevgi ve şefkatin [siz ona barış da diyebilirsiniz] de sembolüdür. Laleyle aynı kökten gelen eğlal bağlılık anlamı taşır ve teslimiyet ifade eder. Buna bağlı olarak hemen hatırlanmalıdır ki lalenin şekli de elif misalidir, tabii ki Tevhidi anlatır. Elif deyince aşk hatıra gelmez mi; aşığın vazgeçilmez yaranıdır lale. Bütün alemin güzelliğini taşır üstünde lale:

Yoktur bu âb u tâb ne mihr ü ne jâlede

Izhâr-ı kudret eylemiş Allâh şu lâlelede

Yaratılıştaki sanatın esrarına kapılmış olarak hayretten diliniz tutulurda Sanatkarı bir an hatırınızdan çıkarmazsanız şükür haliyle koskocaman bir Elhamdülillah çekebilirsiniz hayret makamında. Bu teşekkürün lütfettiği şevkle hilkatteki esrarı ortalıkta bir yerde, gündüzün aydınlığında arama gafletinden kurtulup baştan ayağa nur kesmiş karaşın karasıyla apaydınlığın mecraı, menbaı gecede ararsanız lalenin yapraklarının içinde perdelediği karasına vardınız demektir. Lale Leyl’de, gecede açar; gece sevdadır Leyla’ya. Kainat dürülür, âlemler açılır önünüzde hikmete ram olursunuz; Lale aşktır Mevlâ’ya. Lalenin içindeki katran karası aşkın yıldırımına uğramış yanmışlıktır. Bundandır başka değil ancak laledir aşkı anlatan:

Lâle-hadler yine gülşende neler etmediler

Servi yürütmediler; goncayı söyletmediler

Doğrulabilirsiniz artık, doğrultun ellerinizi, perestişle ürperin. Yaprakların göğe doğru uzanışı gibi ellerinizi maveraya doğrultup istek ve iştiyakla gülümseyebilirsiniz. Artık erbabının ferâhâver buyurması gibi yarana ferahlık, ruh dinginliği dağıtabilirsiniz. Turuncu açar yani laleniz. Turuncu bu irfanın ve vardığınız noktadaki zevkin temsilcisidir. Halk içinde Hakk’la berabersiniz demektir turuncuysa renginiz. Cemal yüzünüze yansımış renginiz iç huzuru vermiştir cana, canana. Irfan kalbiniz istila etmiş, kalbiniz içinizde doğrulmuş ve özünüzü aşikar eyleyerek taşıp coşmuştur; esvabınız coşkunluğunuzdur, coşkunluğunuz irfanınız gibi turuncu. Gece açan karaşın karası, renk değil renksizlik alametidir. Kemal sahibi arınmıştır renklerden, çünkü Allah’ta fanidir. Haktan halka döner lakin, dönünce halka şefkatle onun taşıyabileceği, şevk alabileceği bir renk taşır; turuncudur halka dönen Hak aşığının rengi. Hilkatin ve kulluğun coşkusuyla O’ndan ayrılığın hüznü yansır arifin yüzünden.

Tüm bunlar arif bir sanatkarın elinde, onun gönlünün coşkusunu yansıtan bir sunum olur çıkar aşka adanmış başka gönüllere.* Seçkin bir örnektir, zira azdır benzeri ve dahi bir irfan ehlinin haline tercüman olmaktır muradı. Arifin yüzünden yansıyan hilkatin ve kulluğun coşkusuyla O’ndan ayrılığın hüznüdür. Ali Ömer Akbulut.

*Meraklısına dipyazı: Bu yazı, Insan Yayınları’nca yayımlanan Seyyid Hüseyin Nasr’ın otobiyoğrafisi olan Ebedi Hikmetin Peşinde adlı kitabın o güzelim kapağının yol açtığı hislere tercüman olsun için yazılmıştır. Hakiki güzel nelere kadirdir anlaşılsın için ve dahi bu güzel kitap kapağını sunan, aynı zamanda kitabın da tercümanı olan sanatkara [Harun Tan] teşekkür içindir.

Ayraç’tan Turhan abiye selamlar.

Ayraç dergisi, sıkı bir kitap dergisi ama göze batan bir sayısına rastladım. Ekim 2010’da yayımlanan on ikinci sayısında, Mehmet Âkif Ersoy’un oğlu Emin Âkif Ersoy’un Istiklâl Harbi hatıralarını içeren Babam Mehmet Âkif kitabı hakkında bir söyleşi ve bir de kitap yazısı yayımladı. Ali Görkem Userin’in bu kitap hakkındaki yazısının ardından yayımlanan, Userin’in Babam Mehmet Âkif kitabını hazırlayan Yusuf Turan Günaydın’la yaptığı söyleşide bir çok hata mevcut. Bu hatalar Ayraç dergisi editörlerinin eseri, yoksa söyleşi gayet yetkin bir söyleşi olmuş. Bir kere derginin “Ayraç” imzalı giriş yazısında, bu yazıyı kaleme alan editörün/dergi görevlisinin bahsi geçen kitaptan bihaber olduğu anlaşılıyor. Zira Âkif’in oğlunun hatıralarını içeren kitap, “Mehmet Âkif’in mektuplaşmalarını içeren” kitap olarak tanıtılıyor. Oysa Âkif’in mektupları da gene Yusuf Turan Günaydın tarafından derlenmiş ve Ebabil Yayınları tarafından da yayımlanmıştı. Söyleşinin başladığı elli altıncı sayfadaki başlıktaysa büyük puntolarla söyleşi yapılan yazarın adı yanlış yazılmış, “Yusuf Turhan Günaydın” olarak. Aynı sayfanın üst kısmında “Fotoğraflar: Selçuk Azma­n­oğlu” ibaresi var; söyleşi boyunca üç fotoğ­raf yer alıyor ve bunlardan sadece biri Azmanoğlu’nun fotoğraf makinesinin ürü­nü çünkü diğer iki fotoğraftan biri Âkif’in diğeriyse oğlu Emin’in fotoğrafı ve Selçuk Bey bu fotoğrafları çekebilecek kadar yaşlı değil. Aynı sayının editör yazısının başlığı da gayet uygun bu hatalara: “Itiraf edi­yoruz, dergiciliğin sınırlarını biraz zorladık…” Biraz zorlanmış evet. Küçük gibi görünen hatalar, küçük kalmı­yorlar maalesef, üzgünüm. Ayraç’a istikrarlı çizgisinde selametler diliyorum. M.F.K.

İz Yayıncılık üzerine notlar.

İz Yayıncılık, Islam düşüncesi ve felsefeyle ilgili kitaplarıyla birçok yayınevinden ayrılıyor kanaatimce. Daha yayım hayatına yeni başladığı ilk yıllardan itibaren de bu çizgisini sürdürmekte. Entropi, Bilinç, Ruh ve Ötesi, Kaostan Düzene, Aklıkarışıklar Için Kılavuz, Tarih Risaleleri, Bilimin Öteki Yüzü gibi ilk dönem kitaplarından son dönemde yayımladıkları Mucize Kavramı, Ahlak ve Ötesi ve Plantinga, Derrida, Hick gibi filozoflar üzerine olan çalışmalara kadar çok üst perdelerde olduğu kesin. Ancak bu yayın serüveninde maalesef birkaç pürüz var. Bunlardan başlıcalarını hemen sıralayalım…

Kitaplardaki redaksiyon problemi ola­ğanüstü hat safhada. Hele ki eski matbaa usulünden dijital ortama geçirilen kitaplarda bu çok daha bariz gözüküyor. “r” ile “ı”nın yanyana gelmesi sonucu ortaya çıkan “n”lere neredeyse hiç dikkat edilmemiş. Bunun dışında yeni kitaplarda da diğer redaksiyon hatalarının fazlalalığı oldukça göze batıyor.

Redaksiyon ve dijital ortam problemi bir hatanın daha nüvesini teşkil etmekte Iz Yayıncılık’ta. Dijital ortama aktarılan kitaplar, İz’in yeni boyutu, yazı tipi ve tasarımına endekslendiğinde haliyle sayfa sayılarında bir değişme meydana geliyor. Ancak birçok kitapta buna dikkat edilmemiş olacak ki Içindekiler bölümü eski kitaba göre aynen kalıyor. İçindekilerde gösterilen sayfa numarasıyla başlığın gerçek numarası örtüşmüyor haliyle.

Bir diğer sorun İz’in kapak tasarımlarında. Hamdi Akyol’un tasarladığı zamanlarda İz Yayınları’nın yayımladığı kitapların türüne göre bir tarzı vardı. Ancak son yıllarda maalesef hep aynı tarz tasarımla karşı karşıyayız. Bir düzen şeklinde değil elbet bu aynilik. Bir siyaset kitabıyla Islam fıkhı tezi kitabının tasarımı veyahut din felsefesi kitabıyla edebiyat kitabı aynı tarzda. Bu durum basit gibi gözükse de, yapılan işin, yani çeviri ya da müstakil kitabın, hakkını vermemektir kanaatimce. Ancak tamamen tarz yoksunluğu yoktur da diyemeyiz; Konevî kitaplarının kendine has bir tarzı, üslubu olduğu kesin.

Son bir probleme gelecek olursak da, yayınevinin editör probleminden bahsedebiliriz. Üç yıl kadar önce René Guénon üzerine yapmış olduğum çalışmalar sırasında İz’den çıkan Doğu Düşüncesi adlı kitabın 23. sayfasında (2004 basımı) bir dipnot okudum. Kitabın aslında tamamının çevrilmediği, ilk iki bölümünün Doğu Düşüncesi, son bölümünün ise Hint Düşüncesi olarak yayımlanacağı belirtilmiş. Bir sorun yaratmayacağını düşünerek devam ettim okumaya. Ancak Guénon her zamanki disipliniyle ileriye atıflarda bulunmuş kitapta, bundan dolayı birçok şey eksik kalıyor. 2007 yılında yayınevini aradım ve kitabın hâlâ yayımlanmadığını belirterek, çevirisinin yapılıp yapılmayacağını, bu vesileyle çevirmeniyle görüşebilme olanağını sordum. Bir yıl içerisinde bu konuya dair sorularımı üç ya da dört kez tekrarladım ve her seferinde başka bir editörle görüştüm. Sorun şu ki, kitabın devamının olmadığına dair bu bilgiden, görüştüğüm hiçbir editörün haberi olmaması, daha da kötüsü aynı haberdar olmama durumunu devam ettirmeleriydi. Kitabın devamı nerde sayın editörler, diye bir sorgulama yapmadım hiçbir zaman. Bu zaten saçma bir tutum olur. Ancak bu konuyla ilgilenecek olan da yine editörlerdir.

Problemleriyle birlikte İz Yayıncılık yine de büyük bir boşluğu doldurmakta. Bizim dileğimiz her şeyin daha iyi yapılabileceğine inanmak. A.B.

Solaris için.

Müfredat’ın ilk sayısında Stanislaw Lem’in kitaplarının unutulmaya yüz tuttuğundan ve 2002’den beri İletişim tarafından yayımlanmadığından bahsetmiştim. Iletişim, Lem’in Solaris’ini Kasım ayında yeniden yayımlayarak bu ayrılığı noktaladı. Teşekkürler İletişim. Lem için. Solaris için. A.B.

İyi Gazete: İyi Kitap

Ekim 2010’da yirminci sayısına ulaşan bir gazete var: İyi Kitap. Çocuk ve gençlik kitap­ları yayımlayan TUDEM tarafından yayımlanan İyi Kitap, “aylık okul öncesi, çocuk ve gençlik kitapları gazetesi” alt başlığıyla her ay kitabevlerinde yerini alıyor, ücretsiz temin edilebiliyor. Çocuk kitapları alanında böyle ciddi bir yayının süreklilik kazanması, kendi gündemini oluşturması, kaliteli işlere yer açması süreli yayınlar konusunda bir müjde tam anlamıyla. Gazetenin yayımını üstlenen İlke Aykanat Çam ve Aslı Tohumcu bu çocuk kitapları gazetesini çok iyi hazırlıyorlar. Geniş yelpazede insanı ilgilendiren çocukların ve gençlerin gelişimi, doğru kaynaklardan beslenmeleri, kitaba karşı tavırları konularında bir güncel kılavuz görevi de görüyor İyi Kitap. Gazeteye merkezî kitabevlerinden ulaşılabileceği gibi, internet üzerinden de erişim sağlanabiliyor: http://www.iyikitap.net M.F.K.

MÜFREDAT.03

nidibA aşaP – ivenseM ihreŞ

Başlığı görüp bir şey anlamayan okurlarımıza İz Yayıncılık “İslam klasikleri dizisi”nin 50. kitabı olarak yayınlanan Abidin Paşa’ın Mesnevi Şerhi’nin kapağında gördüğümüz bir garabetten bahsetmek istiyoruz. Zira mezkur kitapta da bu başlıktaki gibi bir terslik söz konusudur. Kitabın 1. cildinin girişindeki “Mevlâna ve Mesnevi Hakkında” bölümünde: “… Mesnevi soyut, gerçeküstü bir resim gibidir. İnsanın gözüyle gördüğü eliyle tuttuğu varlıkları değil, ruh, akıl, kalp, aşk gibi kavramları konu alır. Temel hedefi insanın arınması ve yücelmesidir. İnsanın, göremediği bir alemin, farklı bir boyutun farkında olmasına çalışmaktadır. Bu yüzden şiirlerin, hikâyelerin içinde geçen olaylar, şahıslar, kahramanlar hatta varlıklar hep birer simgedir. […] Bu simgelerin nelerin ifadesi olduğunu bilen birinin bilmeyenlere aktarması işlemidir bir bakıma Mesnevi şerhleri.”(Mesnevi Şerhi, Abidin Paşa, I. Cilt, s. 8-9, İz Yayıncılık, İstanbul, 2007) şeklinde anlatılan bir “aktarma” işlemini üstlenen İz Yayıncılık iki ciltten oluşan bu kitabın her iki cildinin de kapak kompozisyonunda vahim bir hataya imza atmış. Bilinir ki Mevlevi ayinlerinde giyilen kıyafetlerin ve dönüşlerin her bir parçası simgesel mânâlara sahiptir. Bunları teker teker anlatmanın gereği yok yalnızca şunu belirtelim ki semazenin dönüşü sırasında sağ el biraz daha yukarıda olmak üzere avuç içi gökyüzüne doğru açık, sol elinki ise toprağa bakar vaziyettedir. Sağ elini gökyüzüne sol elini ise toprağa çeviren semazen gökle yer arasında bir köprü oluşturan insanlığı simgelemekte, daha bilinen genel bir ifadeyle ilahi bilgileri “Tanrıdan alıp, insana ulaştırmakta”dır. Mesnevi Şerhi’nin kapağında görülen semazen minyatüründe ise ellerin tamamen ters durduğunu yani sağ el avucunun toprağa, sol el avucunun ise semâya bakar vaziyette tasvir edilmiş olduğunu fark ederek, hayretler içinde kalıyoruz. “Bu simgelerin nelerin ifadesi olduğunu bilen birinin bilmeyenlere aktarması işlemidir bir bakıma Mesnevi şerhleri” diyen bir yayınevinin bu tür bir hata yapma lüksü olmadığını düşünüyor; ciddi bir yayınevi hüviyetine sahip olduğuna inandığımız İz Yayıncılık’tan bu büyük yanlışın en kısa zamanda bir şekilde düzeltmesini bekliyor, okurlarından özür dilemesini istiyor ve büyük Mevlânâ’nın ruhaniyetinden istimdât eyleyerek istiğfâr etmesinin kendileri açısından pek faideli olacağına inanıyoruz. Rüknü Kükrer.

Tıbbın Gizemli Tarihi ne kadar gizemli.

Bireysel ve toplumsal ihtiyaçlarımızdan doğan tıp, irdelenmesi gereken bir bilimdir. Yazarımız Zeki Tez’in toplumsal nitelikte pozitif ve negatif bilimleri içeren konularda tarihi yönü ağır basan araştırma kitapları var. Farklı yayınevlerinden çıkmış kitapları olan yazarımızın, Tıbbın Gizemli Tarihi adlı kitabı Hayykitap’tan. Ancak adına tezat kitap içeriğiyle, tıbbın gizemini çözüyor. Yazar kimya bilimine yakın olmasına rağmen kitapların hazırlanmasındaki çok yönlü bakış açısı ve araştırmacı kişiliği kitaplarına, kaynak olma özelliği kazandırıyor. Ayrıca kitap, tıp bilimlerinin ilk yazılı eserleri hakkında verdiği literatürle, bibliyografik bir özelliğe sahip. Verdiği ayrıntılı ve ilginç bilgiler şekillerle de destekleniyor. Anlatım sistematiği ve okuyucuya ulaşma başarısı yazarımızın akademisyen olmasından ve öğretici tecrübesinden kaynaklanıyor olabilir. İlkel halinden günümüze hem kültürel hem de bilimsel evrim olarak tıp tarihinin yanısıra kişi (İbn Sina, Hippokrates, Galenos…), topluluk, uygarlık, dini grup ve kıta bazındaki uğraşlar-etkileşimler anlatılıyor. Kitapta ilerledikçe, tıbbi disiplinlerin insan hayatı içindeki yeri beni şaşırtıyor. Bilinmeyene karşı korku ve tedirginlik duyan insan, başlangıçta büyü yoluna gidiyor. Dinsel ve kurumsal baskılara, yasaklara rağmen ölümcül de olsa çareler üretmeye çalışıyor. Süreç bize ne kadar basit gelirse gelsin, hayret verici çalışmalar, içinde bulunduğumuz zamana ulaşmada basamak görevi görüyor. Savaş gibi hep yıkıcı taraflarından bahsedilen bir olgu; özellikle tıbbi bilimlerde ihtiyaçtan doğan, hayat kalitesini arttırma yönündeki çalışmalarıyla ortopedi, cerrahi, psikoloji ve daha birçok alanda yapıcı çalışmalarıyla boy gösteriyor. Tıp geliştirdiği tedavi yöntemlerinde; ruh sağlığı konusunda müzikten, cerrahlık ve anatomide resimden, ortopedide heykeltraş çalışmalarından destek alıyor. Sistematik bir bilim oluncaya kadar gelinen bu nokta canlı-cansız (kadavra) çok insana, bitki ve hayvana mal olmuştur. Hata götürmez özelliği, kilometre taşları niteliğindeki kişi ve tedavi yöntemleri sayesinde anlaşılagelmiştir. Standartlarını belirleyip disiplin haline gelmesi, kültürel ölçekte farklılık gösterse de onun bir “anda” sahip olmasını zorunlu kılmıştır. Kitapta bu konuda da açıklayıcı örnekler, metinler bulmak mümkün. Zeki Tez’i çalışmaları ile eski zaman araştırmacılarına, birden fazla disiplinle aynı anda uğraş verenlere benzetiyorum. O her ne kadar olan bilgileri derleyip gün ışığına çıkarma yolunda emek sarf etse de beyin fırtınaları, bilgilerin doğumu, sentezi, değişimi-gelişimi bu çalışmalarla destek kazanıp yön buluyor. OZ.

“Büyük kişiler yağız atlara binipgittiler. Geride kötü kişiler vetopal atlar kaldı.”

1923 yılında Arapgirli bir Türkmen ailenin çocuğu olarak dünyaya gelen Fethi Gemuhluoğlu’yu anlatmak, sanırım bize pek düşmez. 1977 yılındaki ani bir kalp krizi ile vefat edene dek birçok kişinin gönlünde büyük yer edinen bu zât, öğretmenlik, müdürlük ve müşavirlik gibi bir takım görevlerde bulunmuş, bu görevlerinin tamamında ayrıca döneminin her darda kalanının yanında bir yardımcı kol olmuştur. “Fethi Ağabey”, artık onun için değişmez bir kullanımdır; gönlüyle, sıcaklığıyla, sohbetiyle herkesin ağabeyi olmayı başarmıştır kendisi. Kimler üzerinde hakkı yok ki Fethi Ağabey’in; Ergun Göze, Rasim Özdenören, Akif İnan, Cahit Zarifoğlu, Mustafa Miyasoğlu, Ahmet Kot, Şinasi Özatalay ve ismi tanıdık olan yahut olmayan sayısız kişi. Fethi Gemuhluoğlu merhum, okumanın herkese emredildiğini ancak yazmanın herkese emredilmediğini düşündüğü için düşüncelerini çok fazla kağıda dökmemiş. Arapgir Postası’nda yayımlanan birkaç yazısı dışında kısa ama hızlı ömründe pek yazısı yoktur kendisinin. Ancak, vefatına yakın bir zamanda yapmış olduğu bir sohbet, adeta destanlaşmış ve o günün Müslümanlarına aşkı, sevgiyi, dostluğu unuttuklarını yüzlerine tokat gibi çarpmıştır. “Dostluk Üzerine”dir muhabbetin adı da, muhabbet boyunca da konu dostluktur, sevgidir, aşktır. Gemuhluoğlu’ nun vefatının ardından düzenlenen bir anma programı ve hemen ardından gelen yazılarını toparlama çalışmaları kısa süre içerisinde büyük yankı bulmuş ve 1978 yılında Dostluk Üzerine adlı kitap yayımlanmıştır. Kitap; Fethi Ağabey’in sohbetleri, mektupları ve yazılarının yanısıra, anma gününde yapılan konuşma metinleri ve onun hakkında söylenen ve yazılanları içeriyor. Kitabın belki de en çarpıcı kısımları işte bu hakkında yazılanlar. Çünkü hayatı heyecan ve koşturmaca içerisinde geçen bu gönül adamını tanımak için yazılarlar ciddi bir belge niteliğinde. Kitabın 1978 yılında Boğaziçi Yayınları tarafından yayımlanan bu baskısında kırkın üzerinde ahbabının kaleme aldıkları yazılar mevcut. Ancak kitap, uzun yıllar boyunca unutulmaya yüz tutmuş maalesef. Dahası, sevgi, aşk ve dostluk da unutulmuş. Tarih bu silleyi bir kez daha gösterir mi bilinmez ama, kitabın 2001’e kadar baskısı yapılmıyor. İstanbul Yayınları’ndan yapılan bu baskı ise kesinlikle yeterli değil. Şefik Memiş tarafından editörlüğü yapılan kitapta, Gemuhluoğlu’ nun yazılarının dışında bazı mektupları ve ek olarak da bir biyografi mevcut. Ancak yine de çalışma dikkate değer, en azından bir hatırlatıcı olarak. Kitabın son yayımı ise Sadık Yalsızuçanlar tarafından hazırlandı ve 2009 yılında Timaş Yayınları’ndan çıktı. Bu çalışma ise oldukça farklı bir şekilde hazırlanmış. Sadık Yalsızuçanlar’ın Gemuhluoğlu hakkında verdiği biyografik bilgilerle başlayan kitapta yine tarihî “Dostluk Üzerine” konuşması ve bunun yanısıra yazılarından ve mektuplarından seçmeler ve Gemuhluoğlu’ndan hikmetli sözler yer edinmiş. Gemuhluoğlu hakkında söylenenler bölümü bu çalışmada da var ve birçok sürpriziyle birlikte. 1978 baskısındaki yazılardan yine seçme yapan Yalsızuçanlar, yeni birçok isimi ekleyerek güncelliyor Gemuhluoğlu ve düşüncesini. Ergun Göze, Mustafa Miyasoğlu, Yaşar Nuri Öztürk, Hüseyn Algül ve Metin Eriş’e ait yazılar iki baskıda farklılık arzediyor. Bu kişiler Gemuhluoğlu için geçen süre içerisinde ellerine yeniden kalem almışlar anlaşılan. Rasim Özdenören, Akif İnan, Ahmet Kabaklı, Cahit Zarifoğlu ve Abdullah Uçman’ın yazıları ise aynı şekilde mevcut bu baskıda. Bu kişilere ek olarak; İsmet Özel, Nabi Avcı, Ali Naili Erdem, Nuri Pakdil, Ali Bulaç, Yavuz Bülent Bakiler, Erdem Beyazıt, Haluk Dursun, Hilmi Yavuz, Sevinç Çokum, Sabahattin Zaim, Hakkı Devrim, Gökhan Özcan, Ahmet Edip Başaran, Nazif Gürdoğan ve daha birçok isim daha ekleniyor. Tabi aynı şekilde mektuplara da ilaveler var. İlk baskıya ek olarak bu baskıda yirmi bir mektup daha yayımlanıyor. Gemuhluoğlu’nu tanımak için bu üç kitap kâfi değil elbet. Sıra artık onun gönlünü kazandığı kişileri dinlemeye ve takip etmeye geliyor. Kitaplar bir kapı aralıyor; bize düşen de, aşkla, dostlukla bu kapıyı ardına kadar açmak. A.B.

On Kitap.

Mehmet Aycı, “velûd” kelimesinin hakkını veren ender şair/yazarlardandır; “bu kadar şiiri/denemeyi hangi aralıkta yazıyor” sorusunu mutlaka sordurur okura. İlk vakitler çok şaşırdığım bu durumu sonraları yerinde bir şey olarak değerlendirdim; çünkü eserlerindeki sağlam yapı, teklemeyen üslubu ve Türkçe’yi kullanışındaki kıvraklık hayranlık verici. Bunları yerli yerine oturtmuş bir yazarın bu denli bir “çalışkanlık” göstermesi hiç şaşırtıcı değil. Mor Kitap [1997], Aşk Bir Deniz Rüyası [1999], Yakı [2007] ve Derin [2008] olmak üzere yayımlanmış dört şiir kitabı vardı şairin. Mayıs ayında, bu kitaplarının yeni basımlarıyla birlikte beş yeni şiir kitabı daha yayımlandı Mehmet Aycı’nın. Bunlar, Bağ(d)at Kitabı, Dil Gölgesi, Bunlar Yazmaz Kitapta, Yalnızlık Vergisi ve Aramadığım Günler. Bu dokuz şiir kitabın yayıncısı Dört Kitap Yayınevi. Ayrı ayrı ciltler şeklinde toplu şiirler. Fayrap Kitap’tan ise onuncu şiir kitabı Muhtasar Türkiye Tarihi çıkacak 2010’un güz mevsiminde. M.F.K.

MÜFREDAT.02

“Şiirin tahammül edemediği onların tahammülsüzlüğü ve sansürüdür.”

11-15 Mayıs 2010 tarihleri aralığında gerçekleştirilen Uluslararası İstanbul Şiir Festivali’ne katılacak olan şairlerden biri de Didem Madak’tı. Madak’ın biyografisinde yapılan izinsiz bir değişiklik sonrasında şair büyücülüğüne ket vurulmaya çalışıldığını söyleyerek, aşağıda bir kısmını alıntıladığım bir açıklamayla festivali terkettiğini açıkladı. Çok da iyi yaptı. “Özgeçmiş Sansürü Festival Broşürü için benden özgeçmiş istendiğinde, göndermiş olduğum özgeçmiş metninin son cümlesi “Şu sıralar cadılık, büyü çeşitleri gibi konularla ilgileniyor ve bir “Efsun Kitabı” düşlüyor.”şeklindeydi. […] Bu cümleyi her kim özgeçmişimden hangi sebeple çıkarmış olursa olsun, şunu bilmesini istiyorum. Ben cadıları sevmeyenleri sevmiyorum. Cadılardan korkanlardan da korkmuyorum. Özgeçmişime uygulanan bu sansürü şiirime uygulanmış kabul ediyorum. Cadı avcıları her çağda olmuştur. Bugün de vardır. Ve maalesef artmaktadır. Bir şiir festivali kitapçığında dahi cadılığa tahammülü olmayanlara bildirmek isterim. Yazmaya çalıştığım kitap bir “efsun kitabı” olacak, cadı avcılarına yönelik büyü girişimlerim sürecek. Benden bir hanımefendi olmamı bekleyenler ve hanım hanımcık bir özgeçmiş yazmamı dileyenler özgeçmişimi (hangi sebeple olursa olsun) kesip biçenler biliyorum ki bazı haddini bilmez beyefendilerdir. Onlar muhtemelen şiiri ılık bahar yağmurları ile karşılaştırıp, bir tür oyun hamuru gibi istedikleri gibi yoğurabileceklerini zannedenlerdir. Bu beyefendilerin bilmesini istediğim bir husus vardır. Şiir onların zannettiğinden çok daha sert ve çetin bir şeydir. Şiir onların caiz bulmadığı pek çok şeyi barındırır. Şiirin tahammül edemediği onların tahammülsüzlüğü ve sansürüdür. Denilebilir ki “ne olmuş canım bir cümleyi çıkardılarsa, sen de aklı başında bir özgeçmiş yazsaydın.” Böyle söyleyenler şair değildir ve hiç olmayacaklardır. Hiç olmamışlardır. Aklım başımda olsaydı şiir yazmazdım. Aklım başımda olsaydı her devirde nasıl beceriyorsam muhalif olmanın bir yolunu bulmazdım.” M.F.K.

Yayın ahlakı ya da ahlaksızlığı.

Vadi Yayınları, yıllar öncesinde içerisinde bir takım kaygılar barındıran birkaç gencin Bilim Dedikleri adlı eseri çevirmeleri ve yayımlamalarıyla yola çıkan bir yayınevi. Medeniyetler Çatışması, Tarihin Sonu, Çağdaş Siyasal Akımlar gibi ses getiren derlemeleri ve bunun dışında önemli çevirileriyle; bilim felsefesi, tarih, sosyoloji gibi beşerî bilimlerle ilgili çeşitli konularda yayımladığı eserleriyle ön plana çıkan Vadi Yayınları, daha sonraları, ekibindeki ayrılıklarla birlikte zor günler geçirmeye başladı. Birçok kıymetli eseri yeniden yayımlan(a)mayıp unutulmaya yüz tutarken; kaygılar ve heyecanlar gitgide söndü, söndükçe bir kültür mevzuundan çok bir para kazanma kapısına dönüştü. Zaten para için kazanma amaçlı kurulan birçok yayınevi varken Vadi Yayınları’nı ele aldığımızın, ya da başka bir açıdan, “yayın ahlakı ve ahlaksızlığı” gibi bir başlığın altında Vadi Yayınları’ndan bahis açmamızın sebebine gelecek olursak; bu tepkinin de bir kaygı ürünü olduğunu dile getirebiliriz. Bu kaygı, basit gibi gözüken ama mide bulandıran bir meseleden, redaksiyon hatalarından ibaret. Burada ilk başta okuyucunun göz zevki düşünülebilir; ancak bilhassa belirtmek istediğimiz, okuyucudan önce “eser”in kıymetine verilen oldukça düşük ve metalaşmış pahadır. Şüphesiz elinizdeki dergide de sayısız redaksiyon hatası bulunabilir ve eleştirilebilir. Haklı bir eleştiridir de. Yapmamız gereken, bu işi “adam gibi” yapmaktır; hatalarımız affola. Hatalarımız affola diyorum, çünkü biliyorum ki yaptığımız hataların görmezden gelinebilecek türden hatalar olduğunu biliyorum. Fakat birazdan göstereceğim hatalar için; bırakın görmezden gelmeyi, kitabı kaldırıp atmayı düşüneceksinizdir. Bahsi geçen eser, Quentin Skinner’den çevrilen Çağdaş Temel Kuramlar. Vadi Yayınları, kitabın daha önceki bir baskısından tarama ve direk geçirme yoluyla yapmış olacak ki, hataların sayısı binleri geçiyor. Evet, basit bir yöntemdir bu eseri yeni sisteme geçirmek için; ancak oldukça dikkatli bir şekilde tetkik edilmesi gerekir. Hatalar şu örneklerde olduğu gibi oldukça abartılı olabilir: “…kendilerinin ifade edebilecekleri bir çerçeve sağladığı düşünü-* lürken…” (s.132); “…bağımsız nedenlere ihtiyaç duyacaktır -bu ” oyun kuramından…” (s.136); “…üzerinde durdukları konuda AJftusser*e bir hayli şey boçlular…” (s.198); “Bfaudel…” (s.227). Kitabın hataları inanılmaz boyuttadır. Bir yayıncının kitap basmaya hakkı vardır, ancak onu alelade uğraşsız bir tuğla haline getirmeye hiçbir hakkı yoktur; ya da bir yayıncının 272 sayfalık bir kitap yayımlama hakkı vardır, ancak 272 sayfasının 272’sinde de hata olduğu halde yayımlamaya hakkı yoktur. Bu ahlaksız bir yayın örneğidir; eserin yazarına, çevirenine, okuruna, bilhassa da eserin kendisine yönelikbir ahlaksızlıktır. Buna dikkat etmek bir yayınevi için iyi bir artı değil, zorunluluktur. İletişim Yayınları gibi, bir baskısındaki hatayı diğerinde kesinlikle değiştirmektir yayıncılık; üçüncü baskısına gelmiş bir kitaptaki sayısız hatalı bir kitabı basmak değildir. Vadi’nin bu hatalı duruşu, diğer yayınevleri için de iyi bir örnek teşkil etmelidir. Nitekim artık Vadi, kapanmaya yüz tutmuş ve artık çok da umursanmayan bir yayınevi haline gelmiştir. [Eserin bahsi geçen baskısı; Skinner Quentin, Çağdaş Temel Kuramlar, çev. Ahmet Demirhan, Ankara, 2007] A.B.

Metis Defterleri’ni karıştırmaya başlayalım.

Metis Yayınları’nın “Bahar 2010” katalogunda okuduğum bir müjde bu. Tematik makale seçkilerinden oluşacak, günümüzde tartışılan kültürel ve siyasi derlemelerin yayımlanacağı bir dizi oluşturuluyor: “Metis Defterleri”. Mayıs 2010’da Eric Hazan’ın hazırladığı Demokrasi Ne Âlemde? yayımlanıyor. Bu ilk kitapta günümüz siyaseti konusunda ufuk açıcı metinleri bulunan isimlerden bazıları Jacques Ranciére, Jean-Luc Nancy, Alain Badio ve Slavoj Zizek. Demokrasinin kapitalizmin paralelinde olma probleminden, dünyayı şu anda getirdiği konuma değin bir çok fikrin izleğinde devam eden tartışmalara verilen cevaplar ve daha da önemlisi çözüm önerileri. Dizinin ikinci kitabı olarak ise Aykut Çelebi’nin hazırladığı Şiddetin Eleştirisi Üzerine yayımlanacak. Kitap, Jacques Derrida’nın “Yasanın Gücü: Otoritenin Mistik Temeli”, Walter Hamacher’in “Edimsel Olmayan Grev”, “Giorgio Agamben’in “Olağanüstü Hal”, Robert Cover’ın “Şiddet ve Söz”, Zeynep Direk’in “Yasa, Adalet ve Siyaset” ve Aykut Çelebi’nin “Şiddete Karşı Siyaset” yazılarından oluşacak. “Seçkinin temel vurgusu, yasanın korunması için seferber edilen devlet şiddetinden farklı olarak, ve ondan önce, yasa koymanın kendisinin zaten şiddet içerdiği düşüncesidir.” Dizinin diğer seçkilerini de merak ve okuma şevkiyle bekliyorum. M.F.K.

İki savaşın harmanı: Savaş Pilotu

44 yaşında uçağı düşürülerek öldürülen Saint-Exupéry, kendi sonunu görürcesine kaleme aldığı romanı Savaş Pilotu’nda; savaşa ve o sıradaki psikolojinin savaşın mahiyetiyle uzaktan yakından bir ilişkisi olmadığına dair izlenimlerini veriyor ana karakter üzerinden. Ve hiç şüphesiz ki bu ana karakter, aslında kendisi. Savaş, artık Nazilerle yapılan bir mücadele değil, uçaktaki silah düğmelerine basmaktan ibarettir, kimse savaşı düşünmemektedir, o düğmeye basmak savaştır artık. Bu durumu Exupéry, ayinlerin mum yakma törenlerine dönmesine benzetir; ve haklıdır da. Exupéry aslında romanın bütününde haklıdır. “Salt mantık ruhun yaşamını öldürür.” derken de haklıdır; “Ölenlerin hayatta kalanlara güven verdiklerine inanıyorum.” derken de. Exupéry çok haklıdır. Özden yoksun ve “bakış”tan ziyade yalnızca “varlık” olan insan, savaşı birkaç ışığa indirgemektedir. Hem dış dünyadaki saçmasapan savaşı, hem de insanın kendi iç dünyasındaki savaşı. Savaş Pilotu, bu iki savaşın yazar bünyesinde karıldığı bir hesaplaşma. Tabi bir de ölüm ve cenaze var: “Cenazeyi gömme esnasında ölüyü severiz. Çünkü onunla bağlantımız yoktur. Ölüm büyük bir hadise. Ölü, bıraktığı fikirleri, eşyaları ve alışkanlıklarıyla yeni bir ilişkiler ağı oluşturur. Görünüşte hiçbir şey değişmez, ama aslında her şey değişmiştir. Kitabın sayfaları aynı, ama kitabın içerdiği mânâ değişmiştir. Ölümü kendi benliğimizde hissedebilmek için ölüye ihtiyacımız olacak anları hayâl etmemiz gerekiyor. O zaman bunun eksikliği hissedilir. Onun bize ihtiyacı olduğu anları hayâl etsek. Fakat onun bize artık ihtiyacı yok. Dostumuzun ziyaret saatlerini düşünmek ve bir boşluğu keşfetmek, hayata bir açıdan bakmak gerek. Halbuki, cesedin gömüldüğü gün, ne mesafe vardır, ne de açı. Ölüm hâlâ parçalar halindedir. Cesedin gömüldüğü gün, telaşlanmalar, samimi ya da yalancı el sıkmalar, kaygılar içinde dağılıp gideriz. Ölü, ancak ertesi dinginlik içerisinde ölecektir. Bir bütünlük  içinde belirecek ve yine bir bütünlük içerisinde kaybolup gidecektir. Ve işte o zaman, bizden ayrılan ve kalmasını sağlayamadığımız bu insan için ağlayacağız.” [Savaş Pilotu, çev. Ömer Turan, Nehir Y., 2001, s. 25-26] A.B.

Ortalığı dağıtan bir dağıtımcı.

Avantgardé adında bir edebiyat dergisi var. Sakarya’da bir grup İslamcı gencin çıkardığı, devrime ve devrimcilere de selam duran bir dergi bu. İlk sayısının hazırlandığı o Temmuz günlerini hatırlıyorum. Zahit Böcek hazırlıyordu o zaman dergiyi. Benim de bir şiirim yer almıştı ilk sayısında. Heyecanlandıran bir dergiydi. Sonra Adnan Dizer yönetmeye başladı dergiyi, hâlâ da o götürüyor bu şahane işi. Derginin ikinci ve üçüncü sayılarının (gayrı resmi dört ve beş) dağıtımını Kültür Dergi Dağıtım üstlensin deyip, dağıtım şirketiyle görüşmüşler ve dergiyi dağıtmayı reddetmiş şirket. “Etik olarak uygun” değilmiş dergi. Gerekçeler Raif Kadıoğlu’nun yazdığı “haşere-i mübeşşere’den gregor bin kafka” yazı ismi, Cihat Duman’ın “harf devrimine” ithaf edilmiş “ilk Görüşte GooL ve” adlı şiirdeki “kırk dereden defansa su getiriyorum da/israfil düdüdüğü Götürmüyor Ağzına” dizeleri, Ömer Aybars’ ın “sana allahım diyebilir miyim” adlı şiirindeki “ama gel tanrım/bak yürüyorum öteki yanağımda, komşumda/dinlerarası diyalog/ve affet ki aşığım./niyazımda sükutumda çığlığı kapatılmış bir parti/yasaklı ve sabık sevdakarım/tanrım tam da bu saat/kime benzersem benzeyeyim/ne olur/sana allahım diyebilir miyim” dizeleri. Ben bu dizeleri beğendiğimden sebep aldım buraya tek tek. Aynı şekilde Cafcaf dergisini de dağıtmayı reddetmişler, orada da “münasip” olmayan karikatürler varmış. Bir dağıtım şirketinin böyle bir insiyatifi olamaz. Bu sansürdür, bu müdahaledir, bu göz göre göre fauldür. Onlarca yıl, anayasanın, düşünce özgürlüğüne ket vuran maddelerin, faşist kafalı birkaç adamın baskısıyla, yok saymasıyla, düzene sokma çabasıyla yüzyüze gelen şairler, yazarlar, dergiler, düşünce adamları, şimdi de sermaye ile mi karşı karşıya kalacaklar yani? Dağıtım şirketi dağıtım yapar, cemaate din dersi vermeye kalkışamaz. Bir de etik kurulunuz Varlık dergisinin dağıtmayı nasıl onaylıyor, onu da etik kriterlerinizi merak ederek soruyorum. Bu, ortalığı dağıtmaktır. [Bu gelişmeler üzerine de iki aylık edebiyat dergisi Yumuşak Ge, KDD ile yollarını ayırma kararını yeni yayımlanan 7. sayılarında yer alan bir manifesto ile duyurdular. Ğ’ye de bin selam!] [Bu yazı evvelinde Özgün Duruş gazetesinde yayımlanmış olup, içimize işleyen tekrar etme şevkinin iteklemesiyle Farzımuhal’de de arz-ı endam etmektedir.] M.F.K.

MÜFREDAT.01

“Uyuzunuzu şiir ortamında kaşımayın”

Süleyman Çobanoğlu, uzun yıllar sonra ikinci şiir kitabı Hudayinabit’i yayımladı. Şiir kitabının vesilesiyle bir kaç söyleşisini okudum. Kitapzamanı’nın Ocak 2010 tarihli 48. sayısında yayımlanan söyleşisinde, günümüz şiiri hakkında okkalı cümleler sarfediyordu, özellikle söyleşinin sonlarına doğru bir paragraf buraya alınası; “Şiirin tükenmesi insanlığın tükenişiyle koşut bir şey, insanlık tükendiği için şiir de tükenir. Ama şairlerin kifayetsiz ihtirasları, tezviratları şiiri tüketen etmenlerden birisi. Somut şiir, epik şiir, klasik şiir, görsel şiir… Bu bunun kankası, bunlar bu dergiyi birlikte çıkardı da ondan birbirine torpil yapar da falan… Böyle bir rezillik sürer gider yıllardır. Biz kendimizi bildik bileli böyledir, geldik gidiyoruz hâlâ da böyle… İyi hoş da senin bir şiirini alıp bir genç sevdiğine okumuyor. Gözünü kapattığında senden bir mısra gelmiyor kimsenin aklına. Birisi mektup, hadi e-posta diyelim, yazarken altına şair de şöyle demiş zaten diye not düşmüyor. Sen neyin tartışmasını yapıyorsun, neyi paylaşamıyorsun? Şiiri tartıştın da ne oldu? İnsanlar zannediyor ki şiir meselelerini, poetik sorunları tartışmak şiirin önünü açar. Hayır! Şiirin önünü şu açar: Bir gün Kastamonu’dan biri kalkar gelir, iki gün orada burada kalır, şiirini yazar, derginin kapısına götürür bırakır. Elazığ’dan, Afyon’dan, Antalya’dan bir çocuk gelir, o şiir ortamının da canına okur. Sen de elindeki o teorinle sap gibi kalırsın. Anlamadıkları tek şey şu, şiir sorununu aşmanın tek yolu iyi şiir yazmaktır. Moda tabirle şiire bir açılım olacaksa, en iyi yolu iyi şiir yazmaktır. Eliot’ın şiir üzerine yazdıklarını düşünün, Çorak Ülke’yi yazmasa dikkate alınır mıydı? Necatigil’in düzyazıları, şiirleri yanında bir cilt olarak durmasaydı benim umurumda olur muydu? Karacaoğlan da şiir üzerine düşünmüştür, Fuzuli de, Nabi de.. Ama mesele, neyi ne kadar yazdığımız ve başarabildiğimiz. Hepimiz epik, hepimiz görsel şiir yazsak ne olacak! Ben bu arkadaşlara kendi uyuzunuzu şiir ortamında kaşımayın, derim.” [Hudayinabit, Profil Yayınları, 2009.] M.F.K.

Ani ölüm, aniden gelen tasarım.

J.D. Salinger, yılın başında miyadını dolduran usta yazarlar arasına katıldı. Çavdar Tarlasında Çocuklar, diğer adıyla Gönülçelen, başta olmak üzere yazdığı yazmadığı tüm eserlerle gönülden bir okur kitlesine sahip olan Salinger’in Türkçe yayın haklarına sahip olan YKY’de de bir şok yaşanıyor. Yazarın ani gelen ölümü yayınevini de şok etmiş olacak ki, “anısına” kitap kapaklarında bir değişikliğe gitmişler. Bu şokun etkisiyle o an akla gelen ilk tasarımla sürmüşler piyasaya. E bu kadar ani gelen bir ölüme, aynı derecede karşılık vererek yoğun uğraşsız bir seri yapmak sert bir cevap olsa gerek. A.B.

Şiir yazmak: Kontrolden çıkmak.

Şairlere yönelik genel bakışın bir tarifine, Yıldız Ramazanoğlu’nun Angelika kitabındaki “Şairle Randevu” hikâyesinde rast geldim.

“Çevrende herkes seni takdir ve korku içinde izliyordu. Kafaları karışıyordu ve aralarından şiirle sıyrılıp çıkmaya çalıştığını sanıp, bunun kontrolden de çıkmak olacağını düşünüyorlardı. Şiirin her zaman nefretle karışık bir merak uyandırması bundan olabilir. Aslında yazan olmasa da şiir okuyan vardı ailede. Tehlikeli olan yazmaktı.” [Angelika, Timaş Yayınları, 2010.] M.F.K.

“Yeniden” Kayıp Gül

Serdar Özkan’ın o milyonlar satan kitabı vakti zamanında Doğan Kitap’tan çıkmış zaten(2003 ve 2004). Bu kadar curcunaya ne gerek var. Ha ne olmuş, tıpkı burada işlenmeyen kaynaklar gibi yurt dışındaki dış mihraklar sahiplenmiş önce, sonra buraya pazarlanmış, Türk halkı da “vay be” demiş. Bize de “ya nasip” demek düşer. A.B.

Yazarları öldürmek.

Sabahattin Ali, içerime dert olmuş bir adamdır. Sınır boyunda cesedi bulunası ne cürüm işlemiştir ki, diye düşünür dururum her aklıma gelişinde. Ailesi, özellikle çocukları neler yaşamıştır acaba, bir babanın ölümünün ardından. Kızı Filiz Ali, bir televizyon programında konuştu, yıllar sonra. En çarpıcı hâliyle şöyle anlattı sonrasındaki durumu: “Yıllarca, bana gerekli olmadıkça babanın Sabahattin Ali olduğunu söyleme dediler”. Hrant Dink’in öldürülmesi davasının bir duruşması öncesinde de şunları söyledi: “Bu kadar çok üstü örtülmüş cinayeti, cinayetler sonrasında işlenen cinayete iştirak suçlarını, bu devlet ayıbını bizden sonrakilere miras bırakmayalım diye henüz bir fırsatımız var. Biz, yıllardır, ‘mevcut yasalar ölülerimizi savunma yetkisini bize vermedi’ demek zorunda bırakıldık. Oysa yurttaşını bu kadar savunmasız bırakabilen kurumların, kendi suçlarını örtbas etmek için ne kadar çok çaba harcayabildiklerini defalarca gördük. Suçluların korunup kollanmasında ne kadar çok resmî sıfatlı kişinin seferber olduğunu gördük. Bu görüntüler nedeniyle bizim gözümüzde devlet defalarca aşağılanmış oldu.Bundan daha büyük bir aşağılamanın, daha ağır bir hakarete uğramanın olabileceğini düşünmüyoruz. Hangi kurum, hangi kurumun içindeki hangi saygın kişi incinecekse incinsin, zedelenecekse zedelensin, itibar kaybına uğrayacaksa uğrasın. Bunun asla bir canın kaybı kadar ağır olmayacağını anlamak, anlatmak zorundayız.” Daha nasıl itibar kaybı olsun, yıllarca babası olduğu insanlara sakıncalı olacağı düşünülen bir adamı bugün, hikâyenin olmazsa olmaz kalemlerinden biri olarak görüyoruz, baş üstünde tutuyoruz Sabahattin Ali’yi. Suçlu Sabahattin Ali’yi. Bulgaristan sınırında katledilen Sabahattin Ali’yi. M.F.K.

Sen Hiç Unutulma Lem!

Stanislaw Lem, yirminci yüzyıl edebiyatının önde gelen kalemlerinden. Kurgularıyla bize o anlattıklarının gerçekten yaşanmış olabileceği hissettiren nadir bilimkurgu yazarlarından. Bilenler bilir, ünlü Rus yönetmen Tarkovski’nin de sinemaya uyarladığı Solaris isimli eseri Lem’in en dikkate değer kitabı. Kitabı bulamayanlar, bulanlardan bir an önce tedarik etsin. Bulamayanlar mı dedim? Evet, yalnızca Solaris değil, Lem’in tüm kitapları bulunamaz halde. Sahaflar elbet istisna. Bunun sebebi ise basit. 98’den 2002 yılına kadar 14 kitabını Türkçeye kazandıran İletişim Yayınları, yazarın kitaplarından hiçbirini bir daha basmamış ve bir başka yayınevi de üstlenmemiş maalesef. Lem’in kitapları bulunmayı, bulundukça okunmayı bekliyor. A.B.

Dergiye bir isim vermek.

Sebilürreşâd, Eşref Edib’in öncülüğünde ve Mehmet Akif’in başyazarlığında yayımlanmış olan bir dergi malumunuz. Esther Debus’un dergi üzerine detaylı bir çalışması olan ve aynı adı taşıyan kitabı Sebilürreşâd’da yer alan bir dipnotta Eşref Edib’i kaynak göstererek bu ismin nasıl konulduğu anlatılıyor. Garip isimlerle çıkan dergilere, çıktığı amaca yönelik bir isim bulmaları yönünde bir ihtarda olabilir bu örnek, Müfredat isminin verdiği ferahlıkla alıntılayabilirim: “Akif Bey’le beraber paşanın köşkünde konuşmaktadırlar. “Abbas Paşa bir teklifte bulundular: Kur’an’dan bir sahife açalım, ne isim çıkarsa oradan alalım, muvafık, dediler. Harem dairesinden bir Mushaf-ı Şerif getirildi.” Paşa Kur’an’ın Mü’min Sûresi’nin 38. ayetini açar. “İttebiuni ehdiküm Sebilürreşâd. (Bana uyun ki, sizi doğru yola götüreyim)”. Eşref Edib, “Ebülula Beyle Nasıl Çalıştık?,” s. 200 vd.” [Sebilürreşâd, Libra Kitap, 2009.] M.F.K.

Marcus Aurelius öldüğünde Hz. Peygamber daha gelmemişti.

Roma Stoasının en karakteristik filozofudur Marcus Aurelius. Hem bir kraldır, hem de bir filozof. Döneminin en önde gelen felsefe ekolüne mensup olmuş ve hükümdarlık vasfıyla da gerçekten dikkate şayan bir kişi haline gelmiştir. “Hükümdarlar filozof, filozoflar hükümdar olsaydı, kentlerin yüzü ışırdı.” diyen Platon’un tam olarak anlatmak istediği kişi bu olsa gerek. Aurelius’un yönettiği kenti bilmeyiz, bilmeyene de vay sen neden bilmezsin demeyiz. Ancak Düşünceler adlı kitabını okumanın da belki de gerekli olduğunu düşünenlerdeniz. Düşünceler, Aurelius’un kendine yönelik bir iç hesaplaşması ve kendinden yola çıkarak kendini eğitme çabası. İçerisinde öylesine tahliller vardır ki, zannedersiniz ki dinî bir kitap okuyorsunuz. Dinî kelimesi çok yerinde kullanılmış bir kelime. Nitekim hiç kimsenin ne geçmişini ne de geleceğini yitirdiğini, çünkü zaten sahip olunmayan bir şeyin yitirilemeyeceğini söyleyen bir metin bir yerlerden tanıdık geliyor. Yitirmek mi dedim, neyi yitirdiysek onu kaybetmediğimizi, onu sadece iade ettiğimizi söyleyen de Aurelius değil midir? Bakın ne diyor ayrıca: “Hiç kimsenin başına doğası gereği katlanamayacağı bir şey gelmez.” Ya Hu, öfkeye yenik düştüğümüzde, insan yaşamının bir an sürdüğünü ve ölümün var olduğunu da söylüyor bu adam. Sakın dini bütün bir insan olmasın bu Aurelius, bu ne hikmet! Dinî yaşamını bilmem ama, kendisinin Hz. Peygamber’den asırlar öncesinde gelmesine çok sevindim. Nitekim böyle durumlarda, yani İslam’dan olmayan kişilerin hikmetvari sözlerinden ötürü kişiyi bir anda kendi değerimiz sayma gibi bir alışkanlığımız var müslümanlar olarak. Tolstoy’undan Kant’ına kadar müslüman der dururuz zaman zaman. E onlar müslümansa üç kuruşluk din edebiyatı yaptı diye, Aurelius Allah dostlarından biridir şüphesiz. Tamam, hikmet geleneği denen bir şey vardır ve bir de hakikatten kırıntılar. Ama bu kırıntılarla nereye kadar? A.B.