بالاصول الوصول تقرر اذا

بالفصول    اللسان    نطق

Süleymaniye Kütüphanesi’nde yazmalar üzerine çalışırken, usûl ilmine dair bir kitabın vikâye yaprağında(*) görmüştüm bu beyti. “Vusûl (bir gayeye ulaşmak) usûl ile gerçekleştiğinde dil, fasıllarla (ayırımlarla) konuşur” şeklinde belki tercüme edebileceğimiz bu beyit, usûl ilmi ile ilgili olanlara çok şey söyler. Usûl ilminin faydası hakkında, az söz ile çok mana ifade eden şeylerden addedebiliriz bu beyti. Bu beytin kime ait olduğunu, herhangi bir kitapta geçip geçmediğini bilmiyorum, ama rastgele incelediğim bir yazmanın vikâye yaprağından tamamen tesadüfi olarak bir çok şey öğrenme imkanım oldu bu sayede.

Yazma eserler bu bahsettiğim örnekten çok daha değerli sürprizlerle doludur. Yazmaların her biri özel olarak üretildiğinden/yazıldığından, her birinin kendine ait bir kimliği vardır. Hiçbiri birbirinin tıpatıp aynısı değildir. Bugünkü kitaplar gibi matbaadan aynı çıkmamışlardır. Her bir yazma, kendine özel bir zaman ve mekanda, kendine özel şartlarda, kendine özel bir hattat tarafından istinsah edilmiştir. Her birinin istinsah hikayesi farklıdır. Nedenleri farklı, tesirleri farklı… Tesirleri diyorum, çünkü bu “özel”lik, yazma vücuda geldikten sonra da devam eder. Her birinin kendine özel bir sahibi vardır ve sahibi ile ilgili birçok özel bilgi ile bir arada bulunur. Bu nedenle “yazmalar sürprizlerle doludur” desek hiç de mübalağa etmiş olmayız.

Yazma eserlerin bize yaptığı sürprizler, onların kendi kültür tarihi ile de sınırlı değildir. Türkiye’de bulunan yazma eserlerimiz, kendi düşünce tarihimiz açısından da birçok bilinmezi içinde barındırıyor. Bizler, ilmin sadece matbu kitaplarda olduğunu zannettiğimiz sürece böyle de olmaya devam edecektir. Modern dünyanın çocukları olan bizler, gözümüzü bürüyen “kesret”ten bağımsız düşünemiyoruz çoğu zaman. O kadar ağır bir baskının altındayız ki niceliklerin altında kalıyoruz genellikle. “Çok” olanın etkisinde kalıp, nadir olanın kıymetini anlayamıyoruz pek. Yazma eserlerimiz de aslında benzer bir gadre uğruyor. Bugün Türkiye’de ilmi çalışma yapan insanları düşünelim. Acaba kaç kişi araştırma yaptığı konuyla ilgili kaynak taramasını yazma eserlerde de yapıyor? Bu bakımdan ufkumuzun dar olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır herhalde. Çoğumuz, matbu dünyanın “her şey” olduğunu düşünüyoruz. Oysa ilim, matbu kitaplardan ibaret değildir. Hatta ilmin çoğu, matbu kitaplarda değil, mahtût (yazma) kitaplardadır, desek yine de doğru söylemiş oluruz kanısındayım. Bu durum bizim, kendi düşünce tarihimize genellikle kayıtsız kalışımızdan kaynaklanıyor. Oysa gün yüzüne çıkmayı bekleyen o kadar çok yazma eserimiz var ki… Bunların her biri, düşünce tarihimizin bir parçası olarak ilgililerini bekliyor. Tahkîk çalışmaları ile içerikleri açısından ortaya çıkarılmaları bir tarafa daha birçoğu adlarının konulmasını bekliyor. Düşünce tarihimizi adam akıllı yazmak da işte bu literatürün bilinmesine bağlı. Biz yazmalarımıza kayıtsız kaldığımız sürece kendimize kayıtsız kalmış olacağız. Ufkumuzu, yazma eserlerimizi de içine alacak şekilde geniş tutmalıyız, vikâye yaprakları için olsa bile…

(*) Vikâye yaprağı, yazma eserin cildi ile metnin bulunduğu sayfa arasına konan yapraktır. Çoğu zaman birden fazla olur. Vikâye kelimesi, Arapça bir kelime olup “koruma” anlamına gelmektedir. Bu sayfalar, metnin bulunduğu sayfaları, cildden hemen sonra gelmeleri durumunda doğabilecek maddi zararlardan korumak amacıyla boş olarak konulmuştur. Genellikle yazma esere sahiplik eden insanların üzerlerine yazdığı ilginç bilgilerle doludur bu vikâye yaprakları.

» Hadi Ensar CEYLAN

Reklamlar