Kanuni dönemi ulemasından Taşköprîzade Ahmed Efendi’nin (ö. 1561) 1541’de kaleme aldığı ilimler tarihine ve tasnifine ait Miftâhu’s-sa‘âde ve misbâhu’s-siyâde fî mevzû‘âti’l-ulûm adlı eserini Ahmed Efendi’nin oğlu Kemaleddin Mehmed Efendi (ö. 1621) Halep kadısı iken tercüme etmeye başlar.[1] Miftâh tercümesinden bahseden çalışmalar genellikle mütercimin bazı ilaveler yaparak tercüme ettiğine değinirler fakat şu soruyu sormazlar: “Acaba bu ilaveler nelerdir?” Sorulmayan bir diğer soru ise: “Acaba tercümede eksiklik var mı?”

Bu sorulara kısaca değindikten sonra asıl konumuza geçiş yapalım. Tercüme esnasında Kemaleddin Efendi yazmanın kenarlarına günümüzde dipnot diyebileceğimiz bazı izahlarda bulunur. Bazen bu izahatını dipnot şeklinde metin dışında değil de metnin içerisinde ele alır. Kimi zaman bunları tezyil başlığı altında anlatırken kimi zaman da başlık vermeksizin metnin içerisine yedirir ve mütercime ait ifadeler genellikle “yani” diye başlayan cümlelerden oluşur. Tercüme genellikle motamot bir şekilde ilerlerken bir iki kelimelik bir ifade bazen dönemin Türkçesinin özelliği ve güzelliği nedeniyle üç hatta dört satırlık bir ifade halinde tercüme edilmiştir. Tercümede Miftâh’ın iç mantığına, kurgusuna göre bir ekleme bulunmamakla birlikte metne herhangi bir ilim eklenmemiş, yeni bir şahıstan veya yeni bir eser adından bahsedilmemektedir. Miftâh’ın iç planına göre düşündüğümüzde kendi içyapısına uygun onu devam ettirecek bir genişletme, bir ekleme bulunmamaktadır. Mütercimin bazı açıklamaları, izahları, notları ve faideleri şeklinde bazı ilaveleri mevcuttur. Tercümedeki eksikliklere gelirsek, bunlar bazen bir kelime, bir kitap veya bir şahıs isminin atlanması; bazen bir veya birkaç satırın unutulması; bazen bir şiirin veya paragrafın kasten veya hataen unutulması, bazen de bir ilmin tamamının atlanması şeklinde kendini göstermektedir ki küçük büyük altmış küsür tercüme eksikliği bulunmaktadır.

Biz burada ne mütercimin ilaveleri üzerinde duracağız ne de tercüme esnasındaki eksiklikler üzerinde. Asıl üzerinde duracağımız konu, yazma olan bu tercümenin 1895’te matbu hale getirilirken üzerinde yapılan değişikliklerin neler olduğudur. Yani 16. yüzyılın sonlarında tercüme edilen bir metnin üç yüz sene sonra 19. yüzyılın sonlarına gelindiğinde basılırken nasıl bir metin haline geldiği meselesidir. Klasik dönem Osmanlı ilim hayatında kaleme alınan bir metnin sansüre uğrayarak modern dönem Osmanlı ilim hayatında (II. Abdülhamit döneminde) nasıl bir hal aldığıdır. Öncelikle matbu olan metinde kelime, cümle, paragraf, beyt atlamaları olduğundan; eksik imla/dizgi; yanlış imla/dizgi ve mütercimin dipnotlarının yerlerinde yanlışlıklar olduğu için ilmî bir neşir olmadığını hatırlatmakta fayda var.

Burada Mevzû‘ât’ın yazma nüshaları[2] ile matbu nüshası[3] karşılaştırılarak metnin basım aşamasında uğradığı değişikliklere temas edilecektir. II. Abdülhamid’in basına dönük daha sıkı ve yıldırıcı yasaklama ve sansür politikalarının 1880’den sonra olduğu[4] Mevzû‘ât metninin de 21 Cemaziyelahir 1312(1895) tarihli Matbaalar Nizamnamesi’nden[5] sonra basıldığı göz önünde bulundurulursa metnin nasıl bir süzgeçten geçtiği tahmin edilebilir.

O döneme ait sansüre uğrayan kelimelerin bir listesi mevcut değildir. Bazıları bilinmekle birlikte birkaç kelimenin de bazı araştırmalarla hangileri olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır.[6] İlk defa böyle bir çalışmada matbu bir metin yazma bir nüshasıyla karşılaştırılarak sansüre uğrayan kelimelerin hangileri olduğu tespit edilmeye çalışılmıştır. Bu kelimelerdeki belirgin özelliğin siyasî ve ideolojik çağrışımları olan kelimeler olduğu ön plana çıktığıdır: “murâd”, “cülûs (câlis/iclâs/iclis)”, “sultân (selâtîn)”, “melik (mülûk)”, “cumhur”, “hal‘ (munhali‘, hil‘at, hıla‘)”, “inkırâz (munkariz)”, “katl (maktûl)”, “mâ-beyn”, “reşâd”, “meclis”, “halife”, “hilâfet”, “fitne”, “cellâd”, “hücûm”, “ihânet”, “ihtilâl”, “i‘tilâl”, “hizb”, “şâh” ve “zâlim-i cebbâr” terkibi.

1. Mevzû‘ât’ta en çok sansürlenen kelime “murâd” kelimesidir. Bunun yerine geçirilen kelimeler ise “merâm, maksad, maksûd, matlûb, arzu, istenilen” kelimeleridir. Mesela, yazma nüshada “ifâde-i maksûdu murâdda lâzım olanı” ifadesi matbu nüshada “ifâde-i maksûdda lâzım olanı” şeklinde dizilmiş. Yine “murâdullâh” terkibi bir yerde “maksad-ı ilahî” bir başka yerde ise “maksûd-i ilâhî” şeklinde yazılmış. En ilginç örneği ise yazmada “murâdifi” şeklinde olan kelime “maksad fî” olarak matbu nüshada yer almış.

2. Sansüre en çok uğrayan diğer bir kelime ise “cülûs (câlis/iclâs/iclis)” kelimesi olup sadece Türkçe ifadelerde değil Arapça kullanımlarında bile sansür edilmiştir. Bunun karşılığında ise en çok “ku‘ûd” kelimesi kullanılmış olup cülûs karşılığında kullanılan diğer kelimeler ise: “oturmak, girmek, dâhil olmak, bulunmak” kelimeleri ve türevleridir. Arapça olarak kullanılan “iclis” kelimesi matbu nüshada “uk‘ud”, “iclâs” karşılığında ise “ik‘âd” kelimesi yer almıştır.  Bunun ilginç örneklerinden biri de yazmada “cülûs edip cülûsunda” şeklindeki ifade matbu nüshada “oturup ku‘ûdunda” şeklinde dizilmiştir.

3. Mevzû‘âtta kullanılmayan bir diğer kelime de “sultân/selâtîn” kelimeleridir. Bunların yerine “e‘âzım-ı ricâl, memâlik, nâs, ekâbir, kebîr, emîr, mülûk” kelimeleridir. Bunun da ilginç bir örneği yazma nüshada “sultân ve anın mâ-dûnu olan erkân” ifadesi matbuda “ricâl ü küberâ” şeklinde değiştirilmiştir.

4. “Selâtîn” kelimesi kaldırılıp yerine “mülûk” kelimesi kullanılırken “melik” ve çoğulu olan “mülûk” kelimesinin başka yerlerde ise bu sefer sansüre uğradığını görmekteyiz. “Melik/mülûk” kelimelerinin yerine kullanılan kelimeler şunlardır: “ricâl, recül, kisrâ, küberâ.”

5. Mevzû‘âtta kullanılmayan bir diğer kelime ise “cumhur” kelimesi olup bunun yerine “bütün, ekser, cemî‘, umûm, nâs, cümle” kelimeleri kullanılmıştır. Yazmada “cumhûr-i ehl-i İslâm” tamlaması matbu nüshada “bütün ehl-i İslâm”, “inde’l-cumhûr” terkibi de “inde’n-nâs” şeklinde değiştirilmiştir.

6. “Hal‘” ve türevleri olan “munhali‘, hil‘at, hıla‘” kelimeleri de Mevzû‘âtta yer almasına müsaade edilmeyen kelimelerdir. Bunların yerine “nez‘, fârig, in‘am, en‘âm” kelimeleri kullanılmış. Bunun da ilginç örnekleri vardır: “cümlesin munhali‘ oldum şu sevbimden munhali‘ olduğum gibi” cümlesi “cümlesinden fârig olduğum gibi” şeklinde yer alırken “mekânımdan kal‘ ve libâsımı bedenimden hal‘ eylediler” ifadesi ise “mekânımdan ve libâsımı bedenimden çıkardılar” şekline dönüşmüştür. Görüldüğü üzere sansüre uğraması için kelimenin siyasi bir bağlamda geçip geçmediğine bakılmamış.

7. Sansürlenen bir diğer kelime de “inkırâz” ve “munkariz” kelimeleridir. Bunların yerinde de “intihâ, nihâyet ve mahv” kelimelerinin yer aldığını görmekteyiz. Örnek olarak “devletlerine inkırâz u belâ gelince” ifadesi matbu nüshada “devletleri nihâyet bulunca” halini alırken “zemân-ı inkırâz-ı sahâbeye” terkibi ise “zemân-ı intihâ-yı sahâbeye” halini almıştır.

8. Bir diğer sansür de “katl, maktûl” kelimelerinde olmuştur. Bu kelimeler yerine matbu nüshada kullanılan kelimeler “vefât, şehîd, fevt, garîk”tir. “Nizâmülmülk maktûl oldu” cümlesinin  “Nizâmülmülk vefât etti”, “veledi katl olunduktan sonra maktûl olmuştur” cümlesinin ise “veledinin vefâtından sonra şehîd olmuştur” şeklinde değiştirildiğini görmekteyiz.

9. “mâ-beyn” yerine “miyân, ara”,

10. “reşâd” yerine “sedâd, irşâd, sevâd”,

11. “meclis” yerine “mahbes”,

12. “halife” kelimesinin geçtiği “ne halîfe ve ne gayrı” ifadesi yerine “hiçbir kimse”,

13. “hilâfet” yerine “emâret”,

14. “fitne” yerine “cidâl”,

15. “cellâd” yerine “seyyât”,

16. “hücûm” yerine “i‘tirâz”,

17. “ihânet” yerine “mu‘âdât”,

18. “ihtilâl” yerine “muhtell”,

19. “i‘tilâl” yerine “mu‘tell”,

20. “hizb” yerine “darb”,

21. “şâh” yerine “mîr”, kelimeleri kullanılmıştır.

22. “zâlim-i cebbâr ki” ifadesi de “bir kimse ki” şeklinde değiştirilmiştir.

Mevzû‘âtın uğradığı sansür sadece kelimelerle sınırlı kalmayıp bazı bölümler de metinden çıkarılmıştır. İlmü’l-bâh’ta sultan ve cinsel iktidar konulu pasajların matbu nüshadan kaldırıldığını görmekteyiz.

“Rejim tarafından yasaklanan kelimelerin genel bir listesi, diğer bir deyişle sansür organının görevlendirdiği memurların uygulamakla yükümlü oldukları bir “kara liste” var mıydı?”[7] sorusu hâlâ cevap bulamamakla birlikte bu listede yer alan kelimeleri tespit etme noktasında bu çalışmamızın mütevazı bir katkı sağladığı inancındayız.

» Ahmet SÜRURİ


[1] Tercümeye başlama tarihi h. 1006/m. 1597-1598’dir.

[2] İst. Üniv. Nadir Eserler T176,  Nuruosmaniye Ktp. 3738, Topkapı Müzesi EH 1679, Kayseri Raşid Efendi Ktp. 942.

[3] Mevzû‘âtü’l-ulûm, Taşköprîzade Ahmed Efendi, çev. Kemaleddin Mehmed Efendi, I-II, İstanbul: İkdam Matbaası, 1313/1895-1896.

[4] Necdet Sakaoğlu, “110 Yıl Önceki Matbuat Yasakları”, Tarih ve Toplum, Nisan 1994, sy. 124, s. 26.

[5] Server R. İskit, Türkiye’de Neşriyat Hareketleri Tarihine Bir Bakış, 2. bs., Ankara: MEB Yayınları, 2000, s. 77.

[6] Örnek olarak bkz: Louis Bazin, “Osmanlı Sansürü ve Sözlük Yazarlığı: Sâmî Bey’in Kâmûs-i Fransevîsi”, Tarih ve Toplum, IV/19, Temmuz 1985, s. 10-12; Orhan Koloğlu, “Muzır Ararken Alay Konusu Olan Rejim: II. Abdülhamit Sansürü”, Tarih ve Toplum, VII/38, Şubat 1987, s. 14-18; François Georgeon, “Yasak Kelimeler: XX. Yüzyılın başındaki Osmanlı sansürüyle ilgili bir belge üzerine”, Mete Tunçay’a Armağan, der. Mehmet Ö. Alkan, Tanıl Bora, Murat Koraltürk, 1. bs., İstanbul: İletişim Yayınları, 2007, s. 191-202. Bu makalelerden beni haberdar eden muhterem hocam Prof. Dr. İsmail Kara’ya teşekkürü bir borç bilirim.

[7] François Georgeon, s. 200.

Reklamlar