oblomov

OBLOMOV, İVAN GONÇAROV, ÇEV. SABAHATTİN EYÜBOĞLU-EROL GÜNEY TİB KÜLTÜR Y., 2006, 621 SAYFA.

Bir Yazarın Günlüğü’nde Dostoyevski, Rus edebiyatının o devirlerini anlatırken Turgenyev ve Gonçarov’dan yola çıkardığı sözü Oblomov’a getirir ve şöyle der; “Sadece zamanımızda yaratılan halk tiplerinden söz etmeyeceğim; Oblomov’u, Turgenyev’in Asilzade Yuvası’nı hatırlayın. Bu tipler elbette halk tipleri değildir; ancak, Gonçarov ve Turgenyev’deki bu tiplerin evrenselliği ve güzelliği onların halkla iç içe olmalarıdır; halkla yakın ilişkiye girmeleri bu kişilere olağanüstü bir güç katmıştır. Bozulmuş, düzmece, yalınkat ve körü körüne alıntıların tersine halkta var olan saf yürekliliği, ahlak temizliğini, uysallığı, bilinç derinliğini, dinginliği halktan almışlardır bu tipler…” (1)

Dostoyevski gayet açık biçimde demektedir ki, Oblomov ve benzerleri bütün evrensellikleri ve güzelliklerine rağmen belki halk diye tanımlanabilecek bir tipolojiye denk düşmemektedirler ama hemen her şeyleriyle, düzmece karakterlerden ya da tiplerden çok daha fazla halkın içinden, halktan kişiler olarak halkın derin bilincinde var olan birer gerçekliktirler.

Oblomov bütün bu gerçekliği ve tembelliğiyle istenmeyen bir kahraman olarak, engin genişliği içinde zamana denk düşememekten çok hem dünyada hem de Rusya’da birbirinin peşi sıra gelen art zamanlı iki “an”a da denk düşmüyordu. Ne eski zamanların Çar’ları sevebilmişti Oblomov’u ne de Lenin. Bundan dolayı da beyhude ve kadim bir yanılgı olarak, Oblomov’u kurtarmak adına onun tembelliğini hiçe saymak işten sayılmamalı ve bundan da öte onu, o kucaklanası tembelliğinden soyutlamaya çalışan bütün yorum biçimlerine karşı tam da Oblomovca bir tembellikle esneyerek cevap vermeli. Oblomov tam bir tembeldi çünkü, çalışmayı seven, çalışmak için bahaneler arayan ama sanki en derininde bir yerlerde lav gibi kaynayan emeğini sarf edecek değerde bir iş göremediği için çalışmamayı seçerek çalışan hem de en yüksek ayardan bir tembel. Bir hâl içinde, bir yolunu bulup takla attırılan bir dünyaya denk düşmeyen bir tembel. Dünyaya bir yöne doğru bir takla attırılırken yerinde kalan – belki tam da taklanın atıldığı sırada yatağın sağından soluna ya da solundan sağına dönerek zamanın takladan önceki anında kalan – hakiki bir tembel. Yenilmeyi muvaffak olmaya yeğ tutan sağlam bir kan soğukluğudur bu.

Malum, Oblomov kendi kendisine anlamlı bulacağı bir uğraş bulana kadar ya da uğruna sokağa çıkacak, hadi olmadı en azından sıcak yatağından kalkıp kapının tokmağını tutacak kadar benimseyeceği bir meşgale bulana kadar kimsenin işine yarayacak hiçbir alanda yer alamayacak bir kuşağın son temsilcilerindendi. Bir farkla ki, daha çok yorulmadan hayatını sürdürebilen ve gündelik işleri ötekilere gördürmeye alışkın bir kuşağın – belki bir sınıfın –  son temsilcisi olarak dünyaya gelmiş ve hemen bütün hayatını böyle geçirmesi gerektiğine inanmıştı.

19. yüzyılın ikinci yarısında yer yer yarılmaya başlayan büyük Rusya tabağının boşaltılarak kızıla boyanmasından önceki son sahiplerinden, çatalı ve kaşığı elinde kalmış son feodal. Aslında tabağın dolu olduğu zaman da toplam hâlinden bir mutluluk çıkarsayamayacağımız ve bundan da öte tabağın boşalması ile de mutluluğunun boyu değişmeyen, dünyayı yatağının ortasında tutarak herkesi oraya bekleyen ve neden gelmediklerine sürekli şaşıran kesin inançlı bir tembeldir o.

Gonçarov, bütün itirazlara rağmen Rusya Ana’nın geniş eteklerinin altında çokça olduğuna inandığı bir yaman gerçeklikten alıp getirmiş ve olanı biteni gösterirken anlatmak için kurgulamıştır Oblomov’u.   Bir yanında tabağın ucundan tutmak için direnen feodaller diğer yanında tabağın kendilerine uzatılmasını bekleyen burjuvanın temsilcileri arasında bir yerde duran bu tembelden daha fazla hakikati söyleyecek bir başkasını bulmak pek kolay değildir çünkü. Son tahlilde Gonçarov’u ilgilendiren de aslında kendisinin de anlamış olsa bile anlamlandıramadığı bu hakikattir. İkili bir korelasyonla bakıldığında bile bu böyledir. O kadar ki en hakiki duruşuyla Oblomov, bu yalın hâliyle hem feodal toplumdan burjuva toplumuna geçmesi gereken tarihsel sürecin tıkayıcılarından hem de zamanın gelmesini bekleyen devrim koşturmacasının değilleyenlerindendir.

O, olumlu bir karakter değil kuşkusuz ama o olumsuz bir karakterde değil. Olsa olsa kendi hâlinde, dosdoğru bir karakter. Ne kadim Rus toplumunun çözülmesinden sorumlu tutmak mümkün onu ne de dikişleri yeni atılan toplumun giriş, gelişme ve sonuçlarından sorguya çekmek mümkün. Her şey o da bir şekilde yaşarken olup bitiyor ve o olup biten her şey bir yana bütün insanlığı ve insancıllığıyla birlikte, hem de büyük bir rehavet içinde kâh sobayı yakan kâh söndüren uşağı Zahar’la birliktE hiçbir şeye karışmıyor. Bu yüzden onu kendi dünyasının dışına çıkmamakla suçlamak kolaylığını bir yana bırakıp elden çıkan bir dünyaya bile isteye karışmamak, belki istese de bunu becerememek gibi pek kolay tarif edilemeyecek bir eylemin işleyicisi olarak görmek gerekiyor.

Kadim roman kahramanları arasına “gereksiz” bir tip olarak yerleştirilen bu adamın geleneksel edebiyat teorilerini de öteleyecek biçimde bir “gerçek”likle yerleşmiş olmasıdır asıl şaşırtıcı olan. İşte bu “gereksizlik” algısıyla çerçevelenmiş “gerçeklik”tir ki, Oblomov’u salt edebi bir problem olmaktan öte uygarlıklar arası karakter tahlilleri nezdinde de başlı başına bir problem hâline getirmiş ve içine girdiği roman yazılırken bile en önce Gonçarov’un elini kolunu bağlamıştır.

Oblomov her şeyden önce ortalama bir Rus olan Gonçarov’un ve kuşağının, Rusya’nın geniş yatağında görmüş oldukları rüyaların travmatik bir sonucu olarak ortaya çıkmıştır. Ele avuca gelmez bir travmanın çocuğudur Oblomov. Değil mi ki, daha 1849’da bir rüya – “Oblomov’un Rüyası” – başlıklı kısa bir hikaye olarak yazılmış ama bu hikayeye sığmamış ve yazarını metnin içine çekerek yazdığı öyküyü deforme etmeye, genişletmeye, yeniden anlatmaya zorlamıştır. Bu açıdan yazarın elinden çıkan ve kendini yazdıran ilk kahraman da diyebiliriz ona… İşte Gonçarov’un bu travmatik yazma anını anlatırken söyledikleri: “…Bu büyük romanın bir ay içinde yazılması belki de imkânsız görünür. Ama unutmayın ki, bu eseri yıllarca kafamda taşıdım ve bana onu sadece büyük bir hızla kağıda dökmekten başka yapacak bir şey kalmıştı. Ben de sadece onu yapmakla yetindim…”

İvan Gonçorov bu uzun düşünülmüş ama çabuk yazılmış romanla bir feodal kalıntıyı anlatmaktan çok, nasıl geleceği pek bilinemeyen değişim rüzgârlarının biçimlendirdiği ama kolay kolay teslim olmak ta istemeyen bir toplumsal yapıyı anlatmak istemiş gibidir. Bir yandan Oblomov’u da içine yerleştirdiği toplumsal yapının hızla yok oluşunu seyrederken, diğer yandan ortaya yeni çıkan sınıfı hayranlıkla izleyen ama bir biçimde de hem Oblomov’a hem de eski yapıya acıyıp üzülen bir yazarın gerilimidir bu.

Tembel ve hantal bir adam hem de en güvendiği kendi adamlarınca dolandırılmaktadır. Güya çiftliği de içine alan büyük bir felaket sarmıştır her yeri ve yine güya, onun güvendiği herkes onu bu felaketten korumaya çalışmaktadır. Oysa durum hiç de ona anlatıldığı gibi değildir, tarlaların getirdiği kazanç ona hep eksik söylenmekte, çiftlikte kazanılan paranın büyük bir kısmı kâhya ile yakın adamlarının ceplerinde birikmektedir. Kâh bin bir türlü felaketle uğraşılmakta kâh bütün ürün ve ekinler yanmakta ve Oblomov bütün bu yalanlar toplamı içinde gelen yeni hâl karşısında bazen şaşırıp şüphelense de sadece ve sadece kendisine anlatılan her şeye inanmaktadır.

Oblomovka’da yaşayan Oblomov isimli bir Oblomov… Hiç beklenmedik bir zamanda Don Qouichotte ve Tartuffe ile boy ölçüşecek bir çağın adamı oluveriyor böylece. Zamanının büyük eleştirmeni Dobrulyobuv’un sözü işte bu açıdan hayli önem taşıyor; “Bu kitapta önemli olan Oblomov değil Oblomovluk’tur’’ diyor Dobrulyobuv. Oblomovluk ise elde olan bir şey değildir, bir kaçınılmazlık, hatta toprağı değiştirildikten sonra yaşamak için kök salmak zahmetine katlanamayacak bir bitki gibi yeşil kalabildiği kadar yeşil kalmak ve böylece solmayı beklemek gibi bir şeydir.

Bir yerde, zamanın kaçınılmaz biçimde içine girdiği bir evresinde bir şeyler değişmekte ve tıpkı bunun ne kadar iyi olacağının bilinememesine benzer biçimde ne kadar kötü olacağının da bilinemediği, yinede çürüyen eski yapıya bakarak muhakkak iyi bir şeyler olacağına dair bir ümidin beslendiği ama bunun bir biçimde de yüksek sesle söylenemediği bir gerçekliğin orta yerinde konuşan Gonçarov’u Gogol, Dostoyevski ve Tolstoy’dan ayıran şeyi de işte bu bekleme anındaki yüksek seslilikte aramak gerekiyor. Gonçarov’un bu yüksek sesli eleştirisi, eskiyen yapı karşısında hem bir arayış içine giren hem de koyu bir Ortodokslukla Avrupa’ya direnen Rus aydınları arasındaki en Avrupa’lı sestir çünkü.

“Vr’éma / Zaman”ın değişerek, toprağı, içi kuru Stoltz’lara bıraktığı bir an söz konusudur. Stoltz olmak tıpkı tabağı önüne çekmek gibi Olga’yı da sahiplenmek demektir ve bu  zamansal gerçek bütün iç doygunluğu ve doluluğuna rağmen  Oblomov’un da bütünüyle bildiği bir gerçekliktir. Bu hâl belki içindeyken dik durulması gereken bir çalkantıdır aynı zamanda hatta bundan da öte bu hâl Oblomov’u darmadağın edecek bir hareketliliğe bile sahiptir. İşte bu darmadağınıklık içindeyken bile herkese kocaman bir farkında olamayış gibi görünse de, kendisini bekleyen felakete bir başkasını katmamak için olduğu yerde kalmayı yeğ tutan bir farkındalık bundan daha başka nasıl anlatılabilir ki?

Romanın son sözünü söyleyen Zahar’ın sözüne bir dipnot; “Onu mahveden Oblomovluktu”… Evet onu mahveden Oblomovluktu ama bu ne senin ne Stoltz’un ne de içinde yüzdüğünüz an’ın, hiç anlamaya çalışmadığınız, anlamış olsanız bile anlamamayı seçerek uykusunda seyretmeyi yeğlediğiniz bambaşka bir şeydi.

Okuma Listesi

-F.M.Dostoyevski, Bir Yazarın Güncesi, çev. K. Yükseler, Yapı Kredi Y., 2005.

-W.İ.Lenin, Seçme Yazılar, çev. S. Savran, Yordam K., 2011.

-İvan Gonçarov, Oblomov, çev. E. Güney-S. Eyüboğlu, İş Bankası Kültür Y., 2006.

-İvan Gonçarov, Oblomov, çev. S. Gürses, Everest Y. 2010.

» Şahin TORUN

Reklamlar