IMG_9458

Öncelikle kurumun önemi ve böyle bir kuruma neden ihtiyaç duyulduğundan bahsedebiliriz, Hocam. Türkiye’de yazmalar konusunda bugüne kadar yapılması gerekip de yapılmayanlar nelerdi ki böyle bir kurumun tesisine ihtiyaç duyuldu?

Öncelikle böyle bir fırsatı verdiğiniz için teşekkür ediyorum. Bilimsel, kültürel ve sanatsal anlamda İslam medeniyetinin en büyük birikimi olan, Selçuklu ve Osmanlı medeniyetinin mirası diyebileceğimiz büyük bir mirası tevarüs etmiş bir ülkeyiz. Belki de dünyada en zengin yazma eser koleksiyonları bizim ülkemizde bulunmaktadır. Yazma eserler dediğimiz zaman çok genel bir kategorizasyon yapmış oluyoruz. Matbaa öncesi ya da matbaa ile birlikte de olsa bizzat müstensihler tarafından kaleme alınmış eserlerin tamamı yazma eserdir. Bu eserlerin mahiyet ve içerik itibariyle bütün insanlık tarihinin, bütün bilim, düşünce ve felsefe tarihinin ortak mirasının tecessüm ettiği çok değerli hazineler olduğunu düşünerek yazma eser tasavvurumuzu genişletmeliyiz. Yoksa sadece kültürel bir değeri olan antika nesneler gibi algıladığımız sürece yazma eser kavramının mahiyetini tam olarak tasavvur etme imkanına sahip değiliz.  Türkiye’de Cumhuriyet dönemi ile birlikte özellikle İstanbul’da Süleymaniye Kütüphanesi başta olmak üzere yazma eser koleksiyonları ciddi bir şekilde muhafaza edilmiştir. Bunlar üzerine yapılacak çalışmalar ise, belki ilerleyen yıllarda giderek artmıştır ama geçtiğimiz son bir iki yıla kadar bu konuda kurumsallaşmış, yazma eserlerin içeriklerini, mahiyetlerini aktive edebilecek devlet tarafından desteklenmiş bir yapı yoktu. Gerçekte böylesi bir kurumsallaşma çok önemli bir ihtiyaçtır. Çünkü bu milletin, bu ümmetin hafızası, bu eserler içinde gizli bir hazine olarak bize ulaşmıştır. Tevarüs ettiğimiz bu birikim çok kıymetli bir birikimdi, fakat biz bu kıymeti takdir etme noktasında çok fazla bilinçli davrandığımızı söyleyebilecek bir konumda değiliz. Dolayısıyla bu eserlerin salt korunması ve sergilenmesi anlamında değil, ama bu eserlerin içeriklerinin aktive edilmesi bağlamında böyle bir kuruma ihtiyaç vardı. Kültür Bakanlığı ile Başbakanlık Müsteşarlığı’nın özel çaba ve katkılarıyla 2010 yılının 12. ayında Türkiye Yazma Eserler Kurumu Başkanlığı adı altında 6093 sayılı kanun meclisten kabul edilip, resmi gazetede yayınlanarak yürürlüğe girmiş oldu.

 

Yazma eserlerin içeriklerinin aktive edilmesi derken, bu biraz da Türkiye’deki başta akademisyenlerin yazma eserlere ilgisi ile ilgili bir konu. Kurum bu anlamda ilgililerin yazma eserlere dikkatlerini çekme anlamında bir görev ifa etmiş olacak.

Tabi, bu tür yazma eserlerin, klasik eserlerin özellikle akademisyenlerin çalışma alanının temel mevzusunu oluşturduğunu çok ciddi bir şekilde idrak etmeliyiz. Mevzu dediğimiz şey, üzerinde var olunacak, çalışılabilecek, hareket edilebilecek temel dayanağımızdır. Dolayısıyla eğer bu eserler, akademisyenler tarafından çalışılıp değerlendirilmiyorsa zaten antika değerinin ötesinde bir değer ifade etmezler. Akademisyenlerin temel çalışma alanları diyebileceğimiz, klasik bütün bilim ve disiplinlerin bize kadar ulaşmış birikimini ihtiva eden bu eserlerin, mutlak anlamda üniversitelerin çalışma mevzularını teşkil etmeleri gerekir. Özellikle yazma eserlerin kataloglanması, bunların ulaşılabilirliği ve hizmete sunumlarındaki kolaylaştırma koşulları gibi işin biraz biçimsel tarafına yönelik çabalar, kurumun öncelikleri arasında olacak elbette, ama içerik olarak dediğim gibi mutlaka akademisyenler tarafından bu külliyatın, bu birikimin, bu hazinenin aktive edilmesi noktasında ciddi çabalar gerekmektedir.

 

Biçimsel olarak bahsettiğiniz hizmetlerden özellikle kataloglama konusunda, Türkiye’de daha önce yapılan bir takım çalışmaların (Tüyatok, İrcica vd.) olduğu biliniyor. Ama elimizdeki yazma eserlerin tamamı göz önünde bulundurulduğunda, yapılmış ve bitirilmiş olan çalışmaların hiç de yeterli olmadığı malum. Kurumun bu anlamda yakın vadede özel bir projesi olacak mı? Çünkü içeriğe dair çalışmaları yapmadan önce, doğal olarak biçim ve yönteme dair çalışmaların yapılması gerekiyor.

Bugüne kadar yapılanları da elbette gözden kaçırmamak gerekiyor. Mesela Tüyatok büyük bir proje. Şu anda Tüyatok neticesinde hizmete sunulan yaklaşık 80 bin eser bulunuyor. Bu meyandaki çalışmaların hepsini tabi ki şükran ve minnetle karşılıyoruz. Ama yeterli olmadığını da biliyoruz. Çok değişik teşebbüslerle bu katalog işleri yapılmış, fakat bütün bu eserlerin artık, merkezi bir otomasyon sistemi ile kataloglanması ve bu eserlerle ilgili çalışma yapan akademisyenlerin hizmetine sunulması gerekiyor. Dolayısıyla yapılmış katalog çalışmalarını da değerlendirmek üzere bütün eserlerimizin sistematik olarak yeniden kataloglanması ve tek bir otomasyon sistemi içinde hizmete sunulmasına dair ciddi bir proje şu anda geliştirdik. İnşallah önümüzdeki yıl bütçesine bu işin finansman kısmı da konuldu ve ciddi bir kataloglama çalışması yapılacak. Şöyle ki bir okuyucu çok kolay bir erişim imkanı taşıyan bir program içerisinde istediği müellifin, istediği eserinin, istediği nüshasına erişip o eser hakkında bütün bilgileri elde etme imkanına sahip olabilecek.

 

Böyle bir proje ne kadar zaman alabilir?

Tabi takdir edilmeli ki bu aslında kolay bir iş değil. Çünkü bugüne kadar yapılmış çalışmalara da baktığımız zaman kataloglama sırasında, eserlerin içerisine nüfuz edilmesini bir tarafa bırakalım, eserlerin isimlerinin doğru okunup yazılması ile ilgili bile maddi hataların çokça yapılmış olduğunu görüyoruz. Dolayısıyla özenli bir çalışma, bir kaç yıl alacaktır. Fakat neticede hiçbir eseri dışarıda bırakmayacak şekilde işlevsel bir sistemle kurulmuş bir kataloglama otomasyonu bütün okuyucu, araştırmacı ve akademisyenler için faydalı olacaktır. Bu kadar önemli bir konu olduğunu düşündüğümüzde bu süre, çok uzun bir süre de değildir.

 

Bir başka konu, kurumun nitelikli eleman ihtiyacı. Eserlerin içerikleri ile ilgili olarak donanımlı olduğunu düşünebileceğimiz ilahiyat, tarih ve edebiyat gibi bölümlerden mezun insanların kütüphanecilik tekniği anlamında daha az donanımlı olduğunu, yine kütüphanecilik bölümü mezunlarının içerik anlamında pek donanıma sahip olmadığını düşündüğümüzde kurumun aynı zamanda bir okul gibi çalışacağını ve kendi donanımlı elemanlarını yetiştireceğini söyleyebilir miyiz?

Özellikle bu soru için teşekkür ediyorum. Kurumun istihdam edeceği elemanlar hususunda bir önbilgi verecek olursam, kurumumuz 26 kütüphane, 3 bölge müdürlüğü ve bir merkez teşkilatından oluşmakta ve yaklaşık 450 civarında bir personel istihdamı gerçekleşecektir. Bizim için, bu sorduğunuz soru bağlamında, en önemlisi bu eserler üzerinde çalışacak uzman yardımcıları ve uzman kadrolarıdır. Şunu da açık ve seçik bir şeklide ortaya koymak lazım, kütüphanelerimizdeki bütün eserlerin uzmanı diye bir şeyin söz konusu olmayacağını ilimle uğraşan herkes aşağı yukarı takdir edebilir. Çünkü geçmişte insanlığın üretmiş olduğu her bir disipline dair her türlü üretimin az sayıda insan tarafından tüketilme imkanının olmadığı çok açıktır. Akademi dünyasından biliriz, özellikle oryantalistler otuz kırk yılını bir müellif, bir filozof, bir alimle ilgili çalışmaya adamışlardır. Veya onun bir-iki kitabı üzerine çalışmışlardır. Yine de onlar “biz bu konuyu tükettik” deme cüretini göstermezler. Bunu şunun için söylüyorum, burada “uzman” lafzı bütün yazmaların uzmanı olacak anlamına gelmiyor, kaldı ki kanunumuzda tadâd edilen tarih, edebiyat, kütüphanecilik, ilahiyat mezunu olma koşullarının sadece bu uzmanlığa giriş için konulmuş koşullar olduğunu biz müdrikiz. Belli bir şartı taşıyan insanlar uzman yardımcısı ve uzman olacaklar, ama bizim asıl düşüncemiz ve kanaatimiz şudur ki bu arkadaşlar burada uzman adayı olarak başlayacaklar. Ne zaman ki on-on beş yıl belli bir alanda, bir kaç müellifle ilgili çalışmalar yaparlarsa o zaman uzman olacaklar. Dolayısıyla bu eserler üzerinde hem genel olarak, hem tek tek veya disipliner bir şekilde yapılacak çalışmalar bu anlamda uzmanları yetiştirecek. Dolayısıyla önem verdiğimiz uzman ve uzman yardımcıları kadrolarında çalışanlar, sinerjik bir ortamda yapacakları çalışmaların neticesinde bu eserler hakkında uzmanlaşma imkanını elde edecekler.

 

Biraz da somut örnekler üzerinden kurumun kısa ve uzun vadede yapacaklarından bahsedebilir miyiz Hocam?

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki her bir sorunuz, bana tekrar tekrar bu kanunun çıkmasında ve kurumun kurulmasında emeği geçen herkese teşekkür etme imkanı sağlıyor. Bizim kurumumuzda belki de Türkiye’de ilk defa çeviri ve yayınlar dairesi başkanlığı kurulmuş oldu. Bu şu anlama geliyor: Bütün bu eserlerin, özellikle bugünün okuyucusuna, ilim ehline daha kolay ulaştırılmasını içerik ve mahiyet olarak temin edecek ciddi tahkik, çeviri ve tıpkı basım çalışmalarına imkan verilmiş oluyor. Dolayısıyla biz, çeviri ve yayınlar dairesinin kanunen bize görev olarak yüklediği bu faaliyet kapsamında tek tek çok değerli eserlerimizin üzerinde her alanda çalışmalar yapacağız. Tabi bir öncelik sonralık sıralaması da yapılacak ama en kısa zamanda bu metinlerin, özellikle orijinalleriyle birlikte Türkçe çevirilerinin yayınlanmasına başlayacağız. Türkiye’nin potansiyeli, alt yapısı özellikle çeviriler ve bu konudaki yayınlar bağlamında ne kadar imkan verecek bunu göreceğiz, ama bizim şu anda projelendirdiğimiz, giderek de netleşmekte olan dil, mantık, psikoloji, felsefe, matematik, astronomi gibi çok değişik disiplinlere ait olan eserler çok geniş bir spektrumda yavaş yavaş Türkçesi ile birlikte yayınlanmaya başlayacak. Bunun yanında çok nadir eserlerimiz var. Bunların tıpkıbasımı da şu açıdan önemli, bir esere hem zihinsel temas hem de tensel temas çok önemlidir. Bunların belki orijinallerine herkesin temas etmesi zor, ama imitasyonlarına en azından bu işlerle ilgilenen insanların bir şekilde temas etmesinin de bir bilinç uyandırması anlamında bir tür pozitif enerji üreteceğine inanıyoruz. Tabi tahkik meselesi çok önemli, ülkemizde de çok değişik fakültelerde, çok çeşitli alanlardaki ilim insanlarının tahkike yönelik çalışmaları var, ama bunların yeterli sayıda olduğunu söyleme imkanımız yok. Tahkik çalışmalarında, Osmanlı dönemi bazı matbaalarda basılan eserleri de ayrıca değerlendirmek gerekir. Zira bu eserlerin o matbaalardaki mürettipleri bile bizim alim diyebileceğimiz düzeyde insanlardı. Dolayısıyla yazmalardan sonra baskıya hazırlarken aslında bir tür tahkik yapmışlardı. Bunların da değerlendirilmesi gerekmektedir. Bugün Arap dünyasında ve İran’da basılan bazı eserlerimiz sıradan bir dizgi yapılarak tahkik adı altında neşredilmektedir. Hiçbir şekilde görülmemiş nadir bir takım nüshaların tahkiki yapıldığında bunların da mutlaka basılması gerekir. Çünkü ilim dünyasında batıda da, doğuda da tahkik çok ciddi bir çalışmadır. Ne yazık ki ülkemizde akademik çevrelerde, üniversite kariyer yükseltme süreçlerinde bile çok fazla ciddiye alınmıyor, ama tahkik çalışmalarının da özellikle yazma eserler bağlamında çok önemli olduğunu idrak etmeliyiz, çünkü tahkiki yapılmayan bir metnin, ne çevrilmesinin ne de bilimsel olarak araştırılmasının imkanı yoktur.

 

Şunu da sormak istiyorum Hocam, bahsettiğimiz katalog çalışmalarından sonra İslami ilimlerin tarihi ve literatürü hakkında da özel yayınlarınız olacak mı?

Bu çalışmalar da tabi ki yapılacak, bizim mevzumuz olan bu eserlere taalluk eden her türlü bilimsel çalışmayı biz yapacağız. Yalnız şunu özellikle söylemek istiyorum, bu eserlerle ilgili bizim kurumumuzda ihdas edilen kadrolara çalışacak arkadaşların her birisinin özel yönlendirmelerle belli ilgi alanlarında uzmanlaşmasını sağlayacağız. Bir tefsircinin belki felsefi alanlarla ilgili kendisine yönelik bazı konularda uzman olması beklenir, ama bir tefsircinin felsefe uzmanı olmasını istemeyeceğiz biz. İnterdisipliner çalışmaların önemini ve değerini biliyoruz, ama özellikle bu eserler söz konusu olduğu zaman spesifik uzmanlaşmaların ne kadar önemli olduğunu da biliyoruz. Uzman arkadaşlarımızın birlikte yapacağı çalışmalar daha üst bir perspektiften daha ortak çalışmalara da sebebiyet verecektir. Dolayısıyla bu tür literatür çalışmaları ilk aşamada yapılacak çalışmalardandır ve özellikle uzman arkadaşlarımızı da bu konuda yönlendireceğiz.

 

Yazma eserlere ulaşımı kolaylaştıracak bir programdan bahsetmiştiniz Hocam. Bu anlamda Süleymaniye Kütüphanesi’ndeki yerleşik sistemin, düzenin oldukça kullanışlı olduğunu biliyoruz. Bu sistemin, diğer bölge müdürlüklerinde ya da bahsettiğiniz kütüphanelerin hepsinde kurulması, oralara taşınması sürecinin hızlı bir şekilde yapılacağını düşünebilir miyiz?

Bizim buradaki temel endişemiz şu,  araştırma yapan insanların Türkiye’de herhangi bir ildeki veya bütün dünyada herhangi bir kütüphanedeki araştırdığı kişinin eserleri ile ilgili ya da araştırdığı eserin diğer nüshaları ile ilgili erişimi çok önemli bir konu. Dolayısıyla otomasyon sistemi derken kastettiğimiz şey de bu. Türkiye’den Fârâbî’nin bir eserini arayan bir insan, sisteme girdiği zaman hangi kütüphanede hangi eser var, bu eserlerin tek tek hem fiziksel özellikleri hem de içerik bakımından özellikleri nelerdir, bunlara ulaşma imkanı olacak. Dolayısıyla bir nüsha, bir müellif, bir metin üzerinde çalıştığı zaman onunla ilgili bütün bileşenlere ulaşabileceği merkezî bir otomasyon sisteminden bahsediyoruz. Tabi bu işin biçimsel tarafı ile ilgilidir, çünkü esere bizatihi ulaşıp o eserin içinde ne var ne yok onunla ilgili çalışma yapılacaktır her halükarda. Fakat mukayeseli bir çalışma yapma imkanı bulduğu zaman da bu otomasyon sistemi amacına hizmet etmiş olacaktır. Bunu önümüzdeki yılın başından itibaren başlatıyoruz, bir kaç yıl içinde de neticelendireceğiz inşallah.

 

Hocam kurum hakkında verdiğiniz bu bilgilerden sonra biraz da Türkiye’deki yazma eser birikimimiz ve onunla olan ilgimiz hakkında konuşabilir miyiz? Röportajın başlarında biraz bu konuya temas ettik ama biraz daha detaylandırarak neler söyleyebiliriz?

İşin mahiyeti esasında bu sorduğunuz soruda yatıyor. Yaşadığımız dönemde kavramların içerikleri, anlam düzlemleri o derece iç içe geçip, o derece karmaşıklaştı ki insanların zihninde kavramlar kaotik olunca düşünme biçimleri de kaotikleşmeye başladı. Bundan şunu kastediyorum, bizim zihnimizin temelde bir takım şablonları var, bu şablonların tabi genetik olup olmadığı dahi bilimsel anlamda tartışılırken, bizim içine doğduğumuz varlık alanında bir takım kodlamalarla zihinsel dünyamızın inşa edildiğini bilmemiz bizim kendimizle ilgili en temel bilinç öğemizi teşkil ediyor. Yani kendimizi bilmemiz demek, içine doğduğumuz dünyayı bilmemiz demektir. İster genetik olsun, ister var olmaya başladığımız andan itibaren olsun bu kodlamalar bizim ne tür bir insan olacağımızı belirliyor. Yapacağımız her türlü çalışma, hareket tarzımız, davranış tarzımız, kuracağımız her türlü medeni yapı bir şekilde bu temel kodlarla belirleniyor. Bizim bu eserlere ve içeriklerine genel bakış tarzımızın şu olması gerekiyor; bizim biz olmamızı sağlayan temel kodlarımız, temel yapısal unsurlar, bu eserlerde yatıyor aslında. Eğer varoluş süreçlerini, bir kimlik ve kişilik inşasının en temel alt yapısı olarak kabul ederseniz, bizim bugün var olmamızı sağlayan zaten önceki varoluşlardır. Nasıl ki, -teknik anlamda konuşalım- bir insan babasız ve annesiz var olamıyorsa, önceki nesiller ile sonraki nesiller arasındaki ilişki de bu tür bir nedensel ilişkidir. İbn Rüşd’ün Metafizik tefsirinin girişinde, tabi ki Aristotelesçi gelenekten etkilenerek söylemiş olduğu bir söz vardır: “lev lâ es-sâlif le mâ kâne el-hâlif”, yani “eğer öncekiler olmasaydı sonrakiler olmazdı”. Bu, o derece mantıksal zorunluluk içeren bir ilişki tarzıdır. Düşündüğümüz zaman aslında bize bırakılan miras da bizi biz yapan miras olması anlamında bizim varlığımızın varoluşumuzun temel sebebidir. Bugünkü pratiklerimizin, sosyal hayatımızdaki hareket tarzlarımızın, zihinsel şablonlarımızın bu eserlerden herhangi birinin içerisinde gizli bir takım nosyonlar, bir takım temel ilkeler veya bir takım yönlendirici fikirler sayesinde var olmuş olduğunu özel olarak tespit edebilirsiniz. Ama genelinde bu eserlerin içerisindeki her bir kavram, bu kavramların oluşturduğu her bir önerme, her bir düşünce ve tabi ki düşünceler bütünü bizim biz olmamızı sağlayan unsurlardır. Biz bunu tevarüs ettiğimiz maddi bir tereke, maddi bir miras olarak görmüyoruz. Öyle görürseniz zaten çok hızlı tüketirsiniz. Ama biz nasıl bu eserlerin bugün güncellenmiş varoluş malulleri sayılabiliyorsak, aynı şekilde bugünümüzü ve geleceğimizi inşa etmedeki potansiyelimizi elde etmemiz için de bu eserlerin aktivasyonu zorunlu ve elzemdir bizim için. Tek tek çalışmalar sanki antik, historik, tarihsel veya arkaik bir çalışma gibi gelebilir insanlara ve bu yanılgıya düşen insan sayısı da çok az değil hem memleketimizde hem dünyada. Ama bu eserlerin muhtevalarının oluşturduğu düşünce sistemlerinin ve dünya görüşlerinin nasıl bizim zihnimizin en derin labirentlerini inşa ettiğini fark ettiğiniz zaman, artık bu genel ön yargılardan hiçbir eser kalmıyor. Şunu da vurgulamak istiyorum, insanlığın bu birikimi aslında bütün kültürler için, bütün milletler için ortaktır. Biz medeniyetler tarihine baktığımız zaman birbirinden etkilenmemiş, birbirini etkilememiş medeniyet diye bir unsurun olmadığını rahatlıkla görebiliyoruz.  Biz o yüzden sadece Türkiye’deki yazmalar olarak da bakmıyoruz. Dünya’da da zaten böyle bir trend var, dışarıdan bizim yazmalarımıza erişmek için çok ciddi bir talep var, bizden de dış dünyadaki eserlere aynı ölçüde talep oluyor. Çünkü biliyorsunuz, bu eserlerin her birisi zaten unique’tir, bizatihi istinsah edilmiştir, tarihin belli bir döneminde, belli bir şahıs tarafından istinsah edilmiştir, her bir eser kendi başına bir kıymet ifade etmektedir. Dolayısıyla sadece bizdeki eserler değil bizden dışarıya gitmiş veya dışarıdan bize gelmiş bütün yazma eserleri de biz kurumumuzun bir şekilde mevzusunun bir parçası olarak görüyoruz. Ve bu konular üzerinde yapılacak çalışmalar için bizim yapacağımız kısa vadeli çalışmaların bir alt yapı çalışması olacağı kanaatindeyiz. Tek tek bu eserler üzerinde çalışılıp, malzeme olarak yeni yetişen nesillerin zihinlerine bir tür ham madde olarak sunulması, aslında bu eserlerin yeniden üretilmesinin, yeniden inşa edilmesinin de bir alt yapısı olarak kabul edilebilir.

 

Son olarak şunu sormak istiyorum Hocam, bu hazinenin bizi biz yaptığından bahsettiniz, dolayısıyla bugüne kadar ki yazmalara olan ilginin, alakanın düzeyini düşündüğümüz zaman kendimizi tanıma noktasında alınacak oldukça mesafenin olduğunu söyleyebilir miyiz? Kendi düşünce tarihimizi tanıma ve onu anlama noktasında alacak çok yolumuz olduğunu söyleyebilir miyiz?

Bir eşya üzerinde bizim yönelimimizi, bizim niyetimizi, bizim değer yüklememizi belirleyen bizim zihnimizin seviyesidir. Bir insan değer verdikleri ile kendi zihnini açık eder. Bizim, bir şekilde dış dünya ile bağlantılarımız olan bu tür izafetler netice itibariyle bizim zihnimizin de nitelik olarak düzeyini açık bir şekilde ifşa eder. Marifet iltifata tabidir. Zaten kimlik bilinci, kendilik bilinci bir insan için var oluşunun en merkezi eylemidir. Kendilik bilincinin bilincinde olmayan insan için belki de bu söylenenlerin birçoğunun herhangi bir anlam ifade etmesi mümkün değildir. Ama kendiyle ilgili bilinci gelişen ve genişleyen zihinler için bu tür eserlerin asla ihmale gelmeyecek bir değeri haiz olduğu da tartışmadan uzaktır. Biz aslında yaptığımız her şeyi kendi var oluş tarzımız için, kendi varlığımızın öteki ile kurduğu ilişkiyi anlamlandırmak için yaptığımıza göre, yapacağımız her türlü çalışmanın hem öncelikle kendilik bilincimizi geliştireceğini, bizi biz yapan unsurları tanıma imkanı vereceğini bilmemiz gerekir. Ve dolaysıyla sadece kendimizde bencillik yaparak saklayacağımız bir şey de değil öteki ile ilgili, gelecek nesiller ile ilgili çabalarımızın da rengini belli edecek bir çaba olacaktır bu. Geçmişte şu yapılmış, bu yapılmış anlamında demiyorum, ama daha iyi şeyler yapma imkanının oluşmuş olduğunu çok net bir şekilde söyleyip görebiliyoruz. İnşallah tasavvur ettiğimiz bu çalışmaların büyük bir kısmını gerçekleştirebiliriz. Bunların ileride ne tür etkilerinin olacağını da şimdiden pek kestirmek mümkün değil. Allah yardımcımız olsun. Kolay değil ama tek tek insanların bu metinlerle karşılaşmasını sağlamak, insanın Allah’ın takdir ettiği kendi potansiyelini bir şekilde bu tür anlamlı şeylerle değerlendirmesine bir alt yapı hazırlamak bizim için onur verici bir çaba olacaktır.

 

Çok teşekkür ederim Hocam.

Ben teşekkür ederim.

» Hadi Ensar CEYLAN

Reklamlar