ateş ağacı

ATEŞ AĞACI, SÂMİHA AYVERDİ, KUBBEALTI N., 5. BASIM, 2009, 166 SAYFA

Eserden eser sahibine yükselmek

“Hayat ve birlik, eğer hareket ve ahengin esası olan ruhtan gelmezse, başka nereden gelebilir. Öyle ise eserden eser sahibine yükseliniz ve sevginiz cismin güzelliğine takılı olacağına ruhun güzelliğine bağlansın.”

“Güya ki ruhlar vücut elbisesi giymeden evvel bir gün her birinin eline cilalı, gönül alıcı birer top verilmiş. Sonra bu topları veren, onları birdenbire ellerinden kaparak fırlatıp atmış ve haydi arayın bulun demiş. Her ruh, bir görüp bir kaybettiği o güzel şeyin telaşıyla kendini dünyada bulmuş. Fakat dünyada topu unutturacak neler neler var. İnsandan beklenen, dünyaya, kaybettiği topunu aramaya gelmiş olmasını unutmamaktır.”

İşte hepimiz o topu aramıyor muyuz aslında? Neye meyletsekte aslında o topu hatırlamaya çalıştığımızın resmi değil midir? Neye meyletsek o, aslında O’ndan bir iz taşıdığından değil midir? Sezai Karakoç bu durumu şöyle ifade eder bir şiirinde:

“Bütün şiirlerde söylediğim sensin / Suna dedimse sen, Leyla dedimse sensin”

Leyla dedikse odur aslında… Suna dediysek  o… Mecnun dediysek O’dur. İşte bahsetmek istediğim kitabın, Ateş Ağacı’nın ana düşüncesi böyle.

Kitabın isminin hikâyesi

Samiha Ayverdi’nin mükemmel Türkçesiyle bizlere armağan ettiği bu kitabın isminin hikayesi ise şöyle: ‘‘Vadi-i Mukaddes’te Musa’ya, Allah’ın niçin ateş suretinde göründüğünü şimdi anlıyorum. Musa’nın o zaman ateşe ihtiyacı vardı. Zira doğurmak üzere olan zevcesine ateş lazımdı. Musa, karşıdan beliren ateşe doğru gittiği zaman, bunun bir ağaç, bir Ateş Ağacı olduğunu gördü ve ağacın ‘Ben senin Allah’ınım.’ dediğini duydu. Belki de Allah ona böylece talebi suretinde görünmeseydi, Musa oraya, bu kadar şevkle koşup gitmeyecekti.

Bu hikmetin benim maceramla sıkı bir münasebeti var. Ben de büyük ve yakıcı bir aşka şiddetle muhtaç olduğum gün, talebimi insan suretinde gizlenmiş görerek ona koştum ve atıldım. İşte bu hengamededir ki insan aşkıyla Allah aşkını birbirine karıştırdım, bir bardak suyu denize döktüm.’’

Çoğu zaman o suyu bizler de denize döktük. Vuku bulanın ardındaki hayrı ve sebepleri görmek istemedik belki. İşte kitabın baş kahramanları Cemil ve Juliette de böyle bir ihtiyaç anında Rabb’in imzası üzerine karşı karşıya geliyorlar.

Yaratılanlar bu kadar güzelse kim bilir kaynağı nasıldır?

Hikayeye geçmeden önce Andre Gide’in Dar Kapı’sına benzettiğim bu kitabı teknik anlamda tanıtmak gerekirse; Kitabın takdimini Beşir Ayvazoğlu’nun Aşkın Kısa Tarihi adı altında yaptığını görüyoruz. Aşk ve tasavvuf alanındaki temel olan birçok eserden bahseden Ayvazoğlu, İbn-i  Arabi’nin bu konudaki görüşlerinden bahsederken şöyle söyler: “Hz. Muhammed’e  Habibullah dendiği için İslam’ın özellikle bir sevgi dini olduğunu söyleyen bu büyük sufiye göre, gerçek aşk ilahidir, yani Allah’ın asli sevgisidir ve diğer bütün aşk türlerinin kaynağıdır. Allah kendisini sevmekle, zatında gizli olan şeylerin aynlarını da sevmiştir. Şeyler bunun için çeşitli şekillerde tezahür eden bir aşkla yüklenmişlerdir. Esasen aynların sevgisi, Allah’ın yaratıcı sözünü, Ol!  emrini işittikleri zaman başlamıştır.”

Kitabın ana düşüncesi de aslında budur. Sevmeye olan meylimizin aslında O’na olan meylimiz olduğu. Ve ne zaman O’nu bulduk zannetsek belki de O’nun elimizden kayıp gideceği gerçeği.  Bir arkadaşın söylediği gibi  “Buldum dediğimizde yanılırız, biz biz olmaktan çıkarız. Ama bulabileceğimiz bulduğumuz şey değil, nasıl aramamız gerektiğidir.” Ve  her şeyin O olduğu gerçeği. Yaratılan ve sevilen her şeyin kaynağının O olduğu, O’nun bizleri yaratırken kendi ruhundan üflediği gerçeği… İşte bu yüzden Ingmar Bergman şöyle söyler bir filminde: “Yaratılanlar bu kadar güzelse, kim bilir kaynağı nasıldır?”

Olmak ölmek demekmiş

Kitabın başkahramanı Cemil, o  insanların yaşama yükledikleri anlam konusunda kararsız kalmış ve adeta kapana kısılmış bir haldeydi. Ne zengin biriyle evlenmek ne de bir iş yerinde çalışmak ya da yükselmenin yaşamın anlamı olduğunu düşünüyordu. İnsanı hayvandan ayıran şeyin ne olduğunu merak ediyor ve bunu bulmak istiyordu. Öyle ya bir yaratılış amacımız vardı. Eşref-i mahlukat’tık bizler. En şerefli sıfatıyla nitelendirilmiştik. Ve bu kelimenin ardında yatan bir sır olmalıydı. Yaratılış amacımızı bulabilir ve bu yolda çaba sarf edebilirsek, Allah’a yaklaşabilirsek, o bizim yürüyen ayağımız, gören gözümüz, duyan kulağımız olacaktı. İşte bu yüzden zengin amcasının yanından ayrılarak o kokuşmuş cemiyeti bırakır Cemil. Ve herkesi şaşırtan bir kararla bankadan da ayrılarak öğretmen olmaya karar verir. Ardından taşındığı evde hizmetli Salih, onunla güzel bir arkadaşlık kuracaktır.

Salih “Olmak ölmek demekmiş. Bunu bana senin gibi çok okumuş biri söylemişti. Vakit geldi mi kâh rüzgar bahane olur, kâh yağmur,  kâh da böyle bir sarsıntı.” der ve anlarız ki aslında bir âlimin bile kuramayacağı bir cümle ile karşımızda durur Salih.

Herkes kavuşamaz sevgiliye…

Derken Kadriye ile evlenir Cemil.  Onu bu isteğe gözü kapalı sevk eden neden ise rahmetli annesinin isteğidir. Ama aradığı topu onda bulamaz. Her ne kadar o kokuşmuş camianın kızları gibi olmasa da Kadriye, aradığı başka bir yerdedir sanki. Ve bir gün her zamanki gibi vali haber gönderir. Juliette’i gezdirmek görevi ona düşmüştür. Derken Bursa sokaklarında bir hikâye başlar. Aradığı topu birbirlerinde bulduklarını henüz itiraf edemeyen iki insan. Gizliden gizliye yayılan bir sevgi. Cemil, aradığını bulmuştur. Fakat herkes kavuşamaz sevgiliye…

“Kış uzasa. Çok uzasa, baharı hiç istemiyorum. Zira içimde filizlenen öyle noktalar var ki, ben bunların ağır ağır olgunlaşması için hiç olmazsa tabiattan yardım bekliyor gibiyim.” diyor Cemil. Bense hikâyeyi Bursa’nın kutsal mekânlarında gezerken okumakta fayda var demek istiyorum.

“Niçin o dağ başındaki rüyayı gördüm? Mademki gördüm, o halde niçin ölmedim? Eğer o zaman ölseydim, ölümü bir kere geçirmiş olacaktım. Hâlbuki o gün bugün, hiçbir nefesim yok ki bin ölüm acısına bedel olmasın.” diyor Juliette, Cemil Bey’le olan gezisi son bulduktan sonra. İnsan da bazen böyle söylemek istiyor. Neden? demek. Sonra “olanda hayır vardır” cümlesi geliyor aklıma… “Biz bilmesekte bazen çok bilmek istesekte, vardır.”

“Kiminin duyduğu, kiminin hiç ama hiç duymadığı bir ses, herkese aynı dersi talim ediyor, söylüyor, bütün mevcudatın diliyle barbar bağırarak söylüyor: Beni inceleyin, ben kör ve sağır değilim. Ben şuursuz ve izansız değilim. Ben ölümsüzüm, beni tanırsanız siz de benim gibi olursunuz. Kendi içinizde olan asıl benliğinizle temasa geçin, ki ben sizinle bu cevherden konuşurum. Siz, beni kendiniz, kendinizi de ben bilmedikçe buluşamayız, anlaşamayız.” sözlerinden anladığımıza göre Samiha Ayverdi, güzel benzetmeleriyle adeta aynı şeyi haykırıyor her satırda. Herkes ve her şey benim. Benim yansımam hepsi. Hepsi bir yanılsamadan, bir rüyadan ibaret… Mecnun da benim. Leyla da… Ancak öldüğünüz zaman uyanacaksınız gerçek hayata… Dönüş yalnızca bana…

Juliette döndüğünde ise, amcası Cemil’e döner. Ve son günlerinde yazdığı mektupları getirir Cemil’e. Kim bilir belki Mecnun’u bulup kaybeden Juliette’e esas Mecnun, daha lezzetli görünmüştür? Ve kim bilir belki Mecnun’dan geçerek hayata gözlerini yummuştur…

» Şeyma SUBAŞI

Reklamlar