hatıralarım

HATIRALARIM, MUSA ANTER, AVESTA BASIM YAYIN, 2000, 339 SAYFA

Aralarında hâlâ çözülememiş olanlarla birlikte, Osmanlı Devleti’nden Cumhuriyet’e intikal eden sorunlardan biri ve belki de en çetrefillisi Kürt sorunuydu. Osmanlı’nın son yıllarındaki Emin Ali Bedirhan, Bedirhani Halil ve Ali Remo, Molla Selim ve Şeyh Şehabettin, Simko, Ali Batı, Şeyh Mahmut Berzenci, Koçgiri isyanlarının mirası Cumhuriyet devrine de kolaylıkla taşınacak ve 1924’teki Nasturi İsyanı’ndan 1937’deki Dersim İsyanı’na kadar aralarında Şeyh Said ve Ağrı isyanları gibi büyük çaplı olanları da bulunan yirmi dört başkaldırı gerçekleştirilecektir. Bu zincirleme isyanlar tarihinin sonrasında Kürtlerin mücadelesinin devam etmesine ve nasıl bir evrilme geçirdiğine dair bulguları Musa Anter’in hayatında ve anlattıklarında iz sürerek görebiliyoruz. Osmanlı-Türk tarihçilerinden Feroz Ahmad bu evrilmeyi “[b]enim görüşüme göre Kürt sorunu 1960’larda yeni bir boyut kazandı. ‘Sorun’ bu sefer aşiretlerden değil, eğitimli Kürtlerden kaynaklanmaktaydı. Ankara Hukuk veya Siyasal Bilgiler fakültelerinde eğitim gören Kürtlerdi bu kişiler. Kendilerini farklı bir kültürel topluluk olarak görmeye başladılar. O dönemi çok iyi hatırlıyorum zira Ankara’da yaşıyordum. Kendilerini Kürt diye değil, Devrimci Doğu Kültür Ocakları olarak adlandırıyorlardı. Kürt sorunu ‘gelişmeye’ devam etti ve 1980’ler itibariyle bir ayaklanmaya ve askeri bir soruna dönüştü. Ve bugünlere gelindi.” (2010: ntvmsnbc.com) sözleriyle özetliyor. Bahsi edilen eğitimli Kürtlerin yetişmesinde yadsınamaz emekleri bulunan Musa Anter’in hatıraları hem bu evrilmenin ipuçlarını veriyor hem de sivil bir siyaset yürütmenin imkânlarına dair önemli tecrübe ve tespitler barındırıyor.

Devleti, bir kurt gibi telakki ediyordu halk

Musa Anter’in çocukluk yılları, Kürt isyanlarının bir tarih şeridi gibi arka planda akmaya devam ettiği yıllara rastlar. Bütün anlattıklarına sirayet eden devletle/yönetimle karşı karşıya geldiği noktaların hep bir bela alameti sayılabileceği gerçeği buradan başlıyor. Jandarmayla karşılaşmalarını anlattığı bir olay, yalın fakat aynı oranda da sertlik barındırdığı için ve Kürt sorununun dallanıp budaklanmasının nasıl hayata dair ve “basit” noktalar sebebiyle gerçekleştiğini göstermesi açısından oldukça dikkat çekici: “Biz çocuklar jandarmayı görünce bir köşeye sığınır, sessizce onları izlerdik. O dört jandarma, bazen koparmadan on beş-yirmi kavun ve karpuzu süngüyle keserek yenebilecek bir-iki tanesini bulmaya çalışırlardı. Çünkü olgun ya da kelek olan bu meyveleri ayırt edemezlerdi. Büyük olunca, olmuş zannıyla keserlerdi. Ham çıkınca da, karpuza da sahibine de küfür ederek tekmelerlerdi. Halbuki biz çocuk olduğumuz halde olmuşları tanırdık ama Türkçe bilmediğimiz için onlara anlata-mazdık. Üstelik biz onlardan korkuyorduk, onlar da bizi adam yerine koymuyorlardı.” (1990: 26). Mardin’de ilkokula giderken, şehirde Kürtçe konuşmanın yasak olduğundan bahseder Anter ve “[h]atta konuşanlardan eğer tespit edilmişse, kelime başına bir lira ceza alınırdı.” (1990: 29) diye de ekler. O dönemin atmosferine dair örneklere Orhan Miroğlu’nun Canip Yıldırım’la yaptığı nehir söyleşide de rastlıyoruz. Köylülerden alınan ağır vergilerden bahsederken, halkın devlete bakışını şöyle özetliyor Yıldırım: “Zazalar keçi besliyorlardı. Dağlarda vergi memurunun geldiğini gördüler mi, ordaki halk birbirine dağdan dağa ‘vêr gamê vêr’ diye bağırırlardı, gamê gelmek demek vêr kurt demek. Yani devleti bir kurt gibi telakki ediyordu halk. Bu hâlâ Diyarbakır’da söylenir.” (2010: 34).

Mahsus mahal

Köye gelen jandarmalarla anlaşabilen biri olsun diye annesinin zoruyla ilkokula başlayan Musa Anter, Nusaybin’den alınan helvanın sarıldığı gazetedeki ilandan, Adana Erkek Lisesi’ni kazandığını iki ay gecikmeyle öğrenir. Dersim İsyanı sırasında bir grup arkadaşının Seyyid Rıza’nın karısı Besê’ye küfretmelerine, Atatürk’ün annesi üzerinden aynı şekilde karşılık verince sayısız gözaltı ve tutukluluk hâlinden ilkini bu okuldayken yaşar. Sonraki tutuklanmalarında yaşadıkları düşünülünce bu ilk gözaltı deneyimi basit kalır. 17 Aralık 1959’da Diyarbakır’dan İstanbul’a getirilmesiyle başlayan “38 numaralı hücre”deki mahkumiyeti yüz doksan beş gün sürer. “Hücrelerimiz ve çevresinde soba yoktu. Üstümüze kar ve yağmur suyu geliyordu” (1990: 54) cümleleriyle anlatıyor “mezar” dediği bu mekânların şartlarını. Konuşmanın, ıslık çalmanın ve şarkı söylemenin dahi yasak olduğu hücrelerde arkadaşlarıyla fareler aracılığıyla haberleştiklerini anlatması da hücrelerin koşullarını gözler önüne serer: “İşte biz, genel olarak dışarıdan duyduğumuz veya söylemek istediğimiz herhangi bir şeyi bir kağıda yazar, o yiyecek kağıdının içine koyardık. Fare bu kağıdı alıp bir başka arkadaşın hücresine götürür, o arkadaş bu yazılanları okur ve böyle devam ederdi.” (1990: 154). Tutukluların en küçüğü Yaşar Kaya’nın hücresinin altından lağım geçtiğini ve değil yatmak, doğru dürüst oturamadığını; Sait Elçi’nin ise ağır verem olduğunu, hücresinin kapısının altından kan ve balgam aktığını anlatır. Bu tutuklanmanın sonrasını şu şekilde özetler: “Bir arkadaşımız öldü, diğerlerinin yarısından fazlası da hasta ve sakat kaldı. Kimimiz verem, kimimiz ülser ve büyük bir bölümümüz de ağır derecede romatizma ve siyatik olduk. Bir bölümümüz de kalp ve böbrek hastası idi. Nitekim, çıktıktan birkaç sene sonra, teker teker, genç yaşta yirmi dört arkadaşımızı kaybettik. Sağ kalanlarımızdan bir kaçı hâlâ o hücre hayatının gazileridir.” (1990: 166).

Bu sahneler sonraki tutuklanmalarında da sekteye uğramadan devam eder. 12 Mart darbesinden sonra gözaltına alındığında polisin gençleri dövmek için bahaneler aradığını, kasıtlı sorular sorduğunu ve bunların sonucunda nöbete gelen polisin, herhangi bir hücrenin kapısını açarak içerideki genci istediği kadar dövdüğünden bahseder. Daha sonra götürüldüğü Ziverbey Köşkü’nde konulduğu hücrede sadece külotuyla bırakıldıktan sonra hücrenin dört bir yanından soğuk su fışkırtıldığını anlatır ve sabaha kadar o suyun içinde kalır. Bunca gözaltı ve sorgulamanın arasında biri var ki, vaziyetin ve tutuklamaların ciddiyet derecesi hakkında ipuçları barındırıyor, Musa Anter’den dinleyelim: “Bir gün beni 1. Şube’ye çağırdılar. Zartlı zurtlu bir girişten sonra, konser veren, ‘Ulan pikabınız yok mu?’ dedi, ‘Var’ dedim. Komiser, ‘Peki bu kadar güzel plak varken, ne diye Kürtçe ıslık çalıyorsunuz?’ diye sordu. Şaşırdım. ‘Ben ıslık çalmasını bilmem ama çalan arkadaşlara nasıl mani olabilirim ki’ dedim. Lütfetti, beni dövüp gözaltına almadı. ‘Haydi, bu seferlik siktir ol git ama bir daha duymayayım; yoksa sen bilirsin’ dedi.” (1990: 63).

Suçum Kürtlerin insanca yaşamalarını istemem

Sorulması gereken soru, bunca gözaltı, tevkif, tutuklama ve işkenceye sebep olan suçun veya suçların ne olabileceği, olsa gerek. Musa Anter Hatıralarım’da da sık sık belirttiği gibi yasa dışı bir örgüte hiçbir zaman katılmamış bir insan. İstanbul’a okumak için gelen fakir Kürt gençlerinin barınması amacıyla Dicle Talebe Yurdu’nu kurmasının akabinde, Mustafa Remzi Bucak, Yusuf Azizoğlu, Ziya Şerefhanoğlu ve Faik Bucak’la birlikte kurdukları, Kürt bayrağı ve silah üzerine edilen bir yemini olan ve bu yeminin paralelinde Dicle Kaynağı dergisini yayımlamaya başladıkları “Kürtleri Kurtarma Cemiyeti”, ilk ve tek illegal örgütü olarak andığı yapılanmadır. Burada da ısrarla şunu vurgular: “Örgütümüz illegaldi ama iyiliğe dönüktü. Türkiye ve Türklere herhangi bir düşmanlık düşünmüyorduk. Ancak Kürtleri, içinde bulundukları feci durumdan kurtarmak arzumuzdu.” (1990: 61). Hakikaten de bu yapılanma öğrencilerin barınmalarını kolaylaştıran işler yapmaktan ve “Dicle Gecesi” adıyla senede bir düzenlenen bir kültürel eylem haricinde düşmanlık içeren bir hareket gerçekleştirmez. Önceki yurt ile aynı amaçlarla kurduğu Fırat Talebe Yurdu’nda ise parasız olarak yurda aldığı öğrencilerin sayısı artınca Gizli Emniyet, “Musa Anter’in gayesi ticaret değil, Kürt gençlerini yetiştirmek” diyerek yurda soktuğu bir öğrenci vasıtasıyla parasızların bilgilerini inceletir, parasız öğrencilerin çoğunun Türk öğrenciler olduğu öğrenildiğinde ise “öyleyse komünisttir” denilir. (1990: 113).

Hakkında açılan davalar arasında Kürtçe yazdığı için cezalandırılmasının istenildiği davalar da var. Bu davalardan birinde azınlıkların İbranice, Rumca, Ermenice gazete çıkarabildiklerini ama kendisinin Kürtçe yazamadığını, bunun yaman bir çelişki olduğunu savunur, hâkim güler ve “Musa, ne diyorsun? Bu iş kararımla hallolacak iş midir?” der. Diyarbakır’da çıkan İleri Yurt gazetesinde Kımıl şiiri yayımlanır. [Musa Anter “[u]zun ama şiir kıymeti olmayan Kürtçe Qimil şiirini yazdım” der (1990: 145); bunun yanı sıra Cenap Yıldırım ise “[y]ok değil, anonim bir şiir. Kımıl biliyorsun bir haşaredir, afete yol açar, afet olunca köylü yoksullaşır. Musa bu şiiri Siverek’ten derledi” diyerek anlatır. (2010: 128).] Bu şiirin yayımlanması Türkiye basınını ayağa kaldırır, Anter’in anlatımıyla “[h]ele Falih Rıfkı Atay, Ulus’ta” kafasının koparılmasını teklif eder. (1990: 145). Bu şiir sebebiyle açılan davadan beraat eder. Gene 1969’da çıkardıkları Doğu dergisinin kapağında yer alan “Yaşasın Kürt-Türk Kardeşliği” spotuna hükûmetin tepkisi gecikmez, dergi ikinci sayısında kapatılır ve yazı işleri müdürü M. Güneş Şahiner tutuklanır. “Geriye bakıp bir vicdan muhasebesi yapmaya çalıştığımda” der, Musa Anter “kanaatimce bütün suçum Kürtlerin insanca, tüm haklarına sahip bir biçimde yaşamaları gerektiğini düşünmem ve bunu istememdir. Böylesi bir suçun benim için şeref verici bir şey olduğunu söylememe gerek yok!…” (1990: 246).

Sivil bir siyaset imkânı

Bütün faaliyetleri ve önüne çıkarılan engeller düşünüldüğünde olağanüstü bir siyasî performans sergileyen Anter, bu mücadelesinin tamamen kendi çabalarıyla gerçekleştirdiklerinden ibaret olduğunu “[t]üm siyasi hayatımda hiçbir zaman başka bir yerde elde edilen bir paraya ilişmedim. Hiçbir yerden, siyasi çalışmam için ne hükümetten ne de bir başka yerden yardım aldım. Ne yaptıysam kendi kazancımla yaptım.” (1990: 141) sözleriyle anlatır. Siyasî duruşunun kavileşmesinde gördüğü baskının etkisini şöyle belirtir: “Dikkat ediyorum, bir Avrupalı filozof, aklımda kaldığına göre Hobbes olmalı, “Politik fikirler keçe gibidir; vuruldukça sıklaşır, kıymetlenir” der. Bana da haksızlık ve işkence yapıldıkça fikirlerime daha da bağlanmışımdır.” (1990: 190) Musa Anter’in kendisi üzerinden yaptığı bu tespiti Canip Yıldırım Kürt sorununun tamamı üzerine ve daha kesin ifadelerle söyler: “Eğer akıllı bir siyaset uygulasaydılar, çok baskı yapmasaydılar Kürt meselesi ölebilirdi.” (2010: 27).

Devrimci Doğu Kültür Ocakları, Türkiye İşçi Partisi ve Halkın Emek Partisi’nde çeşitli görevler üstlenen Musa Anter’in siyaset örneğini, Kürt sorununda sivil bir siyasetin imkânlarını içinde barındırdığı için önemli buluyorum. Siyasetten hasat elde etmek için çaba sarfederken, Türkiye’deki siyasetin o soğuk ve dar çerçevesine hapsolmadan, kültürel ve sosyal meselelerde de mücadelesini sürdüren, bunu yaparken de hiçbir zaman halktan kopuk hayaller kurmayan bir insan olduğu için, fikirleri ve daha da önemlisi siyaset tarzı hâlâ önemini koruyor. Metin Üstündağ’ın aktardığı bir olay var Musa Anter’e dair; birlikte İstiklâl Caddesi’nden Taksim Meydanı’na doğru yürürlerken bir nohutlu pilavcıda durup iki porsiyon nohutlu pilav isterler. Mardinli pilavcı, Musa Anter’i görünce büyük bir heyecana kapılır. Nasıl yapmışsa artık, diğer meslektaşlarına da haber salar. İkisi Taksim Meydanı’ndan uzaklaşırlarken arkalarında bir nohutlu pilavcı konvoyu Osmanbey’e kadar uzanır. Son otuz yılda namluların soğumadığı bir meselede, Musa Anter’in siyaset tarzının önemi buradadır işte.

Kitabiyat

1. Anter, Musa (1990), Hatıralarım, Doz Yayınları.

2. Cop, Burak (2010), Feroz Ahmad ile Söyleşi: “Türkiye Cumhuriyeti, geçmişten bir kopuştur”, http://www.ntvmsnbc.com/id/25134085

3. Miroğlu, Orhan (2010), Hevsel Bahçesinde Bir Dut Ağacı: Canip Yıldırım’la Söyleşi, 2. Basım, Everest Yayınları.

» M. Fatih KUTAN

Reklamlar