Bir kitabın yazma mı, basma mı olduğunu ayırt etmek ilk bakışta çok kolay zannedilecektir. Elbette yıllarını yazmalarla düşe kalka geçirmiş bir kitap kurdunu veya akademik çalışması dolayısıyla bu tür bir eser üzerinde çalışmış zevatı söz konusu etmiyorum. Türkiye  şartlarında sıradan bir okuryazarın elyazması bir eseri basmalardan ayırt edememesi çok şaşırtıcı değildir.

Öğretmenlik yıllarımda idi. Edebiyat öğretmeni bir arkadaşım, bir tanıdığının elinde eski harfli “değerli” bir kitap bulunduğunu, fakat muhtevasının ne olduğunu merak ettiğini söyleyince getirip bakmam konusunda anlaştık. Kitabı getirdi; baktım ve gayriihtiyarî “Aaa bu bir elyazması!” dedim. Fakat arkadaş -edebiyatçı olmasına rağmen- bunu şaşırtıcı bulmuştu. “Evet, bu bir elyazması” diye ısrar edince “bir elyazmasının bu derece düzgün bir sayfa düzenine ve harf güzelliğine sahip olamayacağını” iddia etti. Bu kez de ben şaşırmıştım. Ama kitap gerçekten çok güzel bir nesih hatla yazılmıştı; bütün harfler matbaa harfleri gibi aynı büyüklükte ve kalınlıkta idi neredeyse. Sanırım bir hattat, önemli gördüğü irili ufaklı birçok risaleyi aynı sayfa düzeniyle kendisi için özene bezene yazmış ve ölene kadar da bundan faydalanmıştı. Fakat ne yazık ki, ondan sonra gelenler, -tamamen Türkçe olan- bu yazmanın muhtevasına vâkıf olmayı bırakın, dış özelliklerine bile âşina değildi…

Bu örnek, absürd görünse de yaşanmıştır ve hadise bana, elyazmaları konusunda okuryazarlarımızın pek de bir fikri olmadığını düşündürtmektedir. O hâlde elyazmalarıyla âşinalık kurmak isteyecekler için temel ipuçlarını vermeye çalışalım.

Kâğıt

Yazma bir eserin kâğıdı -yakın zamana kadar Osmanlı Türkiye’sinde kâğıt üretilmediği için- Avrupa’da üretilmiş, kendine özgü tarafları olan bir kâğıttır; bir cins papirüs. Bu kâğıda basılmış eserler de yok mudur; vardır elbette ve Müteferrika baskısı Cihannümâ böyle bir örnektir. Ama söz konusu kâğıt cinsi daha baştan o eserin bir elyazması olduğu konusunda peşin bir fikir verebilir.

Elyazması kâğıtlar filigranlıdır; kâğıdın içine üreticisi tarafından birtakım işaret ve remizler gömülmüştür; bunlar ışığa tutulduğunda belirginleşir. Tabii bu işaretler kâğıdın hangi tarihte üretildiğine dair net bilgi de verirler ve bir yazmada eğer tarih yoksa, mutlaka kâğıdın üretildiği tarihten sonra yazılmıştır. İşte araştırmacıya yaklaşık bir tarih… Bu tür kâğıtların bir kısmındaysa ışığa tutmaya gerek kalmadan fark edilebilen ama kâğıdın hamuruna yedirildiği için matbu bir iş olmayan “suyolu çizgisi” vardır. Bu çizgiler, kâğıda yazacak olan hattatın satırları düzgün yazması için yardımcı bir unsurdur.

Kaligrafi

Bilindiği gibi yazma eserler divit, hokka, is mürekkebi marifetiyle ortaya konulmuştur. Bunu göz önünde bulundurduktan başka eski harfli bir metnin yazma mı basma mı olduğunu ayırt edebilmek için bu harfleri tanımanın yeterli olmadığını da vurgulamak gerekir. Matbaa harfleriyle hat yazısını birbirinden ayırt edebilmek için biraz hatla, biraz da eski harfli matbu metinlerle haşır-neşir olmak gereklidir. Hat deyince de sadece “istif” şeklinde sanatkârâne yazılıp çerçeveletilerek sergilenen yazıları hatırlayacaktır çoğu kişi. Fakat matbaanın olmadığı ve hatta olduğu ama yaygınlaşmadığı devirlerde her türlü yazı (kitap, mektup, ferman, not vs.), divitle ve is mürekkebiyle yazılıyordu. Yani hat denen “şey”, sadece istifli yazılarla sınırlı değildir.

Dikkat çekmek istediğim asıl husus ise, yazma kitaplarda kullanılan hatların (en çok nesih, rik’a, talik) şekli-şemayili göz hafızasına alınmadığı sürece bu âşinalık gerçekleşmemiş demektir. Göz, matbu harflerle elle yazılmış bir hattı birbirinden ayırt edebilmelidir.

Mizanpaj

“Mizanpaj” tabiri elyazması bir eser için biraz garip kaçıyorsa da “her kesimden okuyucu”ya durumu anlatmak için elverişli olabilir. İmdi yazma eserlere mahsus sayfa düzenini maddeler hâlinde sıralayabiliriz:

1. Bir elyazması eser (hâliyle eski harfli Türkçe, Arapça ve Farsça ve hatta Urduca bir eser), bilindiği gibi sağdan başlar ve fakat asla ilk sayfası birinci varağın sağ yüzünden başlamaz. Eski harfli yazma eserlerin ilk sayfası hep sol yüzünden başlar. Sağ yüz bazen boştur, bazen de istishab kaydı vs. bulunabilir.

2. İlk sayfanın en başında bazen “mihrabiye” denen bir tezhip bulunur. Mihrabiyelerin ortasında da -yine bazen- sanatkârâne bir tavırla yerleştirilmiş bir boşluğa kitabın ve müellifin adının yazıldığı vâki’dir. Şunu söyleyebiliriz; bu zahmetli işlem genellikle çok önemli eserler için yapılır. Çoğu yazmada bu süsleme ya çok “süssüz”dür; çizgiden ibaret olabilir veya yoktur.

3. Eserin ve müellifinin adı Mihrabiyede zikredilmiyorsa, bunları öğrenebilmek için kitabın hamdele ve salvele bölümünü geçip “emm’a ba’d” anahtar tabirine ulaşmak gerekir. İşte bu sihirli tabirden sonra kitabın künye bilgisinin ilk şıklarına -büyük ihtimalle- ulaşılmış olunur. Ama her zaman değil. Bazen de zikredilmeyiverir.

4. Yazma bir eserde paragraf aramayınız. Paragraf Batılı icadıdır ve Tanzimat öncesinde hiç kullanılmadığı rahatlıkla söylenebilir. Yalnız bazen paragraf makamında, cümle bitiminin hemen peşinden paragraf gerektiren yere biraz daha fazla boşluk bırakıldığı vâkidir.

5. Bölüm başlıkları ise zarurî olarak yer alır ve genellikle kırmızı (surh) mürekkeple yazılır. Bazen bu başlıklar çerçeve içine de alınır.

6. Eserin matbaa, -pardon- müstensih kayıtlarını ise günümüzde olduğu gibi kitabın başındaki jenerik sayfalarında aramamalıdır; bu kısım kitabın sonunda yer alır.  Yazma bir eserin hangi müstensih (hattat) tarafından yazıldığı, hangi tarihte, hangi şehirde istinsah edildiği (elle yazılarak çoğaltıldığı) kitabın sonunda yer alır (Bu usûl Osmanlı dönemi matbu eserlerinde de devam etmiştir aslında). Tarih ve istinsah kayıtları, sürekli Arapça kalıp ifadelerle yazılır; kitabın bütünü Türkçe olsa da… Bazen istinsah edildiği yılla birlikte gün ve ay da belirtilmiş olabilir; hatta ayın evâilinde (başında) mi, gurresinde (ortasında) mi, yoksa evâirinde (sonunda) mi olduğu bile belirtilir. Bazı müstensihler elle yazarak çoğaltma işinin sabaha karşı veya akşama doğru bittiği ayrıntısını dahi verir. İstinsahın bitişini gösteren kayıtlara “ferağ kaydı” da denilir. Görüldüğü üzere elyazması bir eserin jenerik sayfası asıl itibariyle sonda yer alır.

7. Peki müellifinin kitabı kaleme aldığı tarih ve kaleme alış sebebi zikredilmiyor mu? Müellifler kitaplarına bazen bir “sebeb-i telif” bölümü ekler veya bu hususları bölüm eklemeden de birkaç cümleyle kitabın baş tarafında zikredebilir. Tabii hangi tarihte kaleme aldığını -her zaman olmasa da- burada belirten müelliflere de rastlanır.

8. Bir defa yazmaların en önemli özelliklerinden biri de -bu adamlar kâğıt israfı denen şeyden bîhaber midir?- diye sordurtacak derecede sayfa kenarlarında çok boşluk bırakılmasıdır. Ama bunun önemli birkaç sebebi vardır:

a) Eserin elle yazılışı bittikten sonra o boşluğa bazen yatık satırlarla başka bir eser daha yazılabilir. Bu eser(cik) çoğu zaman ana metinle irtibatlı bir diğer metindir.

b) Bazen de eseri elinde bulunduran âlim, bu kısma bazı notlar alabilsin, şerhler düşebilsin diye bırakılır.

Mâlum o devirlerde kitap ulemânın elinde dolaşımdadır; cühelânın eline daha düşmemiştir. Bu sebeple ulemânın, kitabın kenar boşluklarına not düşebilmesi imkânı mutlaka sağlanması gereken bir zaruret olarak görülüyordu. Tabii bu şekilde kitabın “değeri” de artmış olur. Aslında bu uygulamanın kâğıt israfını da önleyen bir tarafı olduğu düşünülebilir; ne de olsa not veya şerh yazabilmek için başka kâğıtların kullanılmasını önlemektedir.

9. Elyazması eserlerin hepsi ciltlidir; karton kapaklı yazma olmaz.

10. Bazı yazmalarda günümüzde olduğu gibi kitabın müellifinin ve müstensihinin dışında isimlere de rastlanır. Bunlar bazen en ilk sayfada bazen de sonlarda olabilir ve kitabı elinde bulunduran zâtımuhteremi gösterir. Buna da çoğunlukla “istishab kaydı” denir. Bazen o zât, kitabın sahibi olduğunu göstermek için mührünü de basmış olabilir. Bazen de kitabı güvelerden korumak maksadıyla “kitapları börtü-böceğin yemesinden korumakla görevli olduğuna inanılan melek”e seslenmek üzere “Yâ Kebîkeç” tabiri yazılır. Bu sesleniş -zor bir işlem de olsa- çoğunlukla kitap kapatıldıktan sonra görünen sayfa uçlarına yazılır. Güveler bu yazıyı görüp de korksunlar diye mi, meleğin yazıyı kolayca görüp kitabı güvelerden koruması için mi kitabın görünebilir kısımlarına yazılır bu sesleniş, bilemiyorum.

* * *

Görüldüğü üzere yazma eserlerin hemen hepsinde uygulanması gelenek olmuş kesin kurallar vardır. Bunlar en çok bir yazma eserin sayfa düzeninde ortaya çıkar. Hemen eklemeliyiz ki, yazma eserlerin sayfa düzeninde uygulanan kurallar matbaanın Osmanlı diyarlarında yaygınlaşmasından sonra da uzun bir süre taklit edilmiştir. Günümüzde uygulanan sayfa düzeni ve jenerik sayfaları düzeneğiyle basılmış birçok eski harfli matbu eser varsa da bunlar çok yakın tarihlidir. Tabii bu da o eski harfli eserin “yazma olmadığının” net bir göstergesidir.

Yazı boyunca -bir kısmını yazı içinde açıkladığımız- istinsah, müstensih, filigran, mihrabiye, varak, nesih, rik’a, talik, ferâğ kaydı, istishab kaydı vesaire kelimeler kullanmak zorundaydık; bunlar yazma eserlerle ilgili terimlerdir. Yazma eserlerle âşinalık için elbette bu terimlere de âşinalık gerekir.

Fakat her şeyden önce yazma eserleri tanıyabilmek bir göz ve gönül âşinalığı gerektirmektedir. Yazımı, yazma eserlerin sonlarında yer alan Arapça kalıp ifadeleri taklit ederek bitirmek istiyorum:

Sevvedehu’l-fakîrü’l-hakîr Yûsuf et-Tûrânî el-Yevmü’r-Rûşenî fî evâili şehri eylûl fî seneti isnâ ve selâsûne mie ve erbaate elf hicriyyen ve ihdâ aşera ve elfeyn milâdiyyen fî beldeti Ankara ve semti Yenişehir. Temmeti’l-makâl bi-inâyeti’l-Meliki’l-Fa‘âl.

» Yusuf Turan GÜNAYDIN

 

Reklamlar