“UYSAL BİR RUH”, TİMSAH, FYODOR MIHAYLOVIC DOSTOYEVSKI, ÇEV. D. YARDIMLI, SOSYAL Y., 2002, 170 SAYFA

Çoğu zaman hayat, insan zekâsının yarattığı/yaratabileceği en sıkı kurmaca eserleri bile gölgede bırakacak kadar önceden kestirilemez ve sürprizlerle doludur. Öyle ki bu olaylar, süslü cümlelerle ifade edilmeye gerek duymadan; vasat bir muhabirin acemi, bayat kelimeleriyle arz edilmiş bir gazete haberi iken bile, sırf var bulundukları için dahi görmezden gelinemez birer sanat eseridirler.

Modern zamanların yazarının, kendisini bıkıp usanmadan kovalayan mantık hayaletinden kurtulup da yeterince özgür olamayışı en belalı hastalığıdır. Çünkü o, son tahlilde yazdıklarını en başta kendi tutarlılık meraklısı zihnine, sonra da aynı dertten muzdarip okura kabul ettirmek zorundadır. Kim bilir bu zorunluluğu besleyen, oluşturan sebeplerin en büyüğü teknikle/teknolojiyle kuşatılmış zihinlerin tüm zavallılığıyla çoktan mucizelere kapanmış olmasıdır.

Hal böyleyken, üçüncü sayfa haberi olmaktan öteye gidemeyecek, mükemmelen ve kendinden ironi ile süslenmiş, olağanüstü haberlerin/olayların göz alıcı parlaklığı ve gerçeğin kurgu karşısındaki büyülü yabaniliği hangimizin dudaklarını uçuklatmaz? Yağmur duasına çıkmış bedeviler gibi umutla gözlerini göğe sabitleyen üçüncü sayfa takipçisi, rüya avcısı yazarlardan haberdar değil miyiz zaten?

Dostoyevski’nin “Uysal Bir Ruh” adlı hikâyesi deminden beri methiyeler düzedurduğumuz üçüncü sayfa haberlerinden esinlenerek yazılmış öykülerden biri. Dostomuz, elinde ikonu ile intihar eden genç bir kız üzerine okuduğu gazete haberinden esinlenerek yazmış bu uzun ve çarpıcı öyküyü.

Öykünün ana karakterleri, henüz intihar etmiş genç bir kız ve “Ama ne olursa olsun olanları kendim nasıl anlıyorsam öyle anlatacağım. Benim için bütün bunlardaki en dehşet verici yan her şeyi anlıyor olmam” diyerek söze başlayan, çırpınarak, nefes nefese bu süreci bize anlatacak olan tefeci koca. -“Uysal Bir Ruh”, kendi esrarını bünyesinde barındıran bir olayın, nasıl bir hikâyeye çevrileceği sorusuna cevap veren bir atölye çalışması adeta. Dosto, alışılmadık bir hızla karakterlerini oluşturuyor öyküde. Genelde kullandığı üçüncü tekil şahsın yerine birinci tekil şahıs kullanmayı seçmiş olması bu hızın sebeplerinden biri sayılabilir. Yeraltından Notlar ve Delikanlı’nın, yazarın birinci tekil şahısta yazılmış diğer eserleri olduğunu düşünürsek, elimizdeki öykünün ne yoğunlukta bir metin olduğu da ortaya çıkar sanırım. Anlatımın Yeraltından Notlar’a benzeyen bir diğer yanının da kahramanın sayıklamayı andıran üslubu olduğunu ekleyelim.-Karakterlerin en güçlüsü ise, biz zavallı Dostoyevski okurlarına hiç de yabancı değil: Sefalet! Dostoyevski, insanların maddeten yaşadığı sefaleti ustalıkla anlattığı gibi ruhun sefaletini de aynı ustalıkla dolaysız ve derinden anlatır. O birçok yönüyle sefaletin yazarıdır. Hatta adeta bu sefaleti yazmak için eline kalem almış gibidir. İntihar eden genç kız, düşkünlüğüne rağmen tüm güzelliği ve gururuyla maddi sefaleti temsil ederken, rahatlıkla söyleyebiliriz ki tefeci ruhi sefaletin bayraktarıdır.

Dostoyevski’nin eserlerinde güzel, gururlu, kültürlü ve fakat fakir genç bir kız varsa her zaman onun düşkünlüğünden faydalanacak, genç kızı sefaletten kurtararak bir yandan “iyi bir seçim yapmış olmakla” övünüp diğer yandan onun minnetiyle tatmin olacak bir küçük burjuva da olacaktır. Bu eserde burjuvamız, iki dükkân sahibi şişko komşu gibi görünmektedir ama o göstermelik bir rekabetin birkaç cümlelik kahramanı olmaktan öteye gidemez. Genç kız aynı zamanda aldığı iki evlilik teklifinden birini seçmek zorunda kalmış ve seçim yaparken her iki seçiminde kendisini felakete sürükleyeceğini biliyor gibi davranmıştır. Kazanan ve kızı alan tefeci olmuştur.

Durum tefeci açısından bakınca da acıklı görünür; Sırf utangaç ve hayata diğerlerinden azıcık daha eğreti bakan bir adam olduğu için bir kez toplumdan dışlanmış ve bir kez özgüvenini kaybettikten sonra (ruhen sefalete bulaştıktan sonra da diyebiliriz) bir daha da kazanamamıştır. Sırf özgüven yoksunluğundan ve ruhunda esen çapraşık rüzgârların etkisinden dolayı hem kendinin hem genç bir kızın hayatını mahvetmiştir. Genç kızı hem hayallerinin kadını hem intikam aracı yapmıştır. Son sözü bu yüzden şaşkınlıkla ağızdan çıkıveren son bir çığlık gibidir;

“Hayır ciddi söylüyorum, yarın onu alıp götürdüklerinde ben ne olacağım?”

Freud’un bile kendisinden insan ruhunun inceliklerini öğrendiğini itiraf ettiği Dostoyevski, bu öyküde olduğu gibi diğer romanlarında da tek bir konuda gözle görülür bir şekilde taraftır -hayatı tefecilere olan borçlarını ödemekle geçtiğinden belki de- ve taraf olmanın verdiği körlük içersindedir. İş alacaklının ruhuna geldiğinde Dostoyevski bariz tiksintisi yüzünden neredeyse çuvallar. İlk defa kötü yalnızca kötüdür çünkü.

“Dünyadan intikam alıyorsunuz galiba değil mi?” diyerek küçümser tefeciyi daha ilk tanışmalarında 16 yaşındaki genç kız. Onunla evlenmesi, borçlu olması, Faust’tan alıntılar yapıyor olması bu durumu değiştirmez üstelik. Evlilikleri bile tefecinin farkında bile olmadan bir alacaklı gibi genç kızın etrafında kâh sessizliğiyle, kâh gururuyla, kâh şirretliğiyle, kâh sızlanmalarıyla gittikçe daralan çemberler çizmesinden ibarettir. Bir şeyler isteyen, öykü boyunca adamdır hep. Genç kız ise en savunmasız olduğu bir anda ağzından kaçırıverir tüm dileğini: “Beni kendi halimde yaşayıp gitmeye bırakacağını sanmıştım.”

Genç kızın trajik ölümüyle acı çekip ilenirken bile kızın ardından yalnızca(!) evlilik sözünü yerine getirmesini dilediğini söyler. Onu suçlamaya devam eder.

“O kördü, evet kördü. Şimdi öldü, beni duymuyor. Seni nasıl bir cennetle kuşatacaktım bilmiyorsun. Cennet benim ruhumdaydı, ona senin çevrende çiçek açtıracaktım!” (Bu ölümcül derecede hazin anda bile kuşatmaktan bahsediyor.)İyi ile kötünün, günahla sevabın, karanlıkla aydınlığın, inançla inançsızlığın birbirinden ayırt edilemeyecek kadar yakın oluşunu tüm eserlerinde ustaca gösteren Dostoyevski sıra tefeciye geldiğinde öykünün kahramanının dilinden “Bir tefeci yine de bir tefeci olarak kalır” diye itiraf eder tiksintisini.

Her an yükselen bir tempo ve kelime/karakter ekonomisiyle birlikte doğal bir akıcılık kazanmış olan bu farklı eser için yazılmış yazıya son noktayı koyarken şunu rahatlıkla söyleyebiliriz ki, “Uysal bir Ruh” Dostoyevski’nin eserlerindeki posadan şikâyet edenlerin derdine derman olacak fazlasıyla sarsıcı bir başyapıttır.

» Aykut ERTUĞRUL

Reklamlar