19. yüzyıl Fransız toplumunun karmaşıklığından en çok edebiyat nasibini almış ve toplumunun kısır gerçekliğini anlatma görevi de toplumcu-gerçekçilere düşmüştür. Realizm tam da bu anda sahnede yerini bulur ve toplumun gerçeğinin aynadaki aksini pozitivizm felsefesine yansıtıp, pozitif ilimlerin verilerine önem verir. Amaçları -şüphesiz- realist bir zemin üzerine yansıtılan dans pistinde ayakları yere basmayan romantiklere tepki vermektir.

Bu akımın öncülüğü Madam Bovary’nin babası Flaubert’e verilmiştir. Madam Bovary’nin bitiminde romantizm devrini kapatıp realizmin kapılarını sonsuza kadar açan Flaubert, “Olayları bana göründükleri gibi ortaya koymakla bana doğru görüneni ifade etmekle yetiniyorum.” diyerek aslında gerçekçi anlayışın sınırlarını çizmiş olur.

Duyguların hayaller düzleminde baldırı çıplak koşmasına izin veren romantizmin, aşka kattığı yasak imgesi realistlerce uzun zaman konu olmuştur. Romantizmin doğurduğu yasak aşkın meyveleri toplum tarafından dişlenir ve zehirlenmeyle topluma tekrar püskürtülür. Bu bulamaçlı hal neticesinde, o devirde yaşayan Fransız kadınlarının çılgınlar gibi romantik aşk hikâyeleri okumaları, zihinlerinin bulanmasına ve duydukları tatminsizlikle aldatmaya meyilli olmalarına yol açmış ve bu hal üzerine tatminsizlik ve aşırı istek Flaubert tarafından konu edilerek romantizmin acı çekirdeği kusturulmuştur.

Flaubert’in yarattığı bu tip, taşra hayatının monoton tavrından sıkılıp yüksek sosyeteye ulaşmak için erkekleri basamak olarak kullanan, aşırı romantik hayallerinde boğulan ve borç batağına kıstırılıp arsenik içerek intihar eden kadının her kadına ön ayak olabilecek tarzda yazılmış hikâyesidir. Dolayısıyla Fransız kadınının toplumdaki ahlaki çöküntüsü esere yansıtılır.Hikâyede zenginlik ve fakirliğin arasındaki devasa uçurumun, paranın düşlere daldıran gücünün, eşyanın aşırı isteğe yol açan kamçılama hissiyatının, Paris-taşra tezatının ve burjuvanın yıkıcı etkisinin eleştirildiğini görürüz. Türk Edebiyatı’nda bu konunun vuku bulması, Servet-i Fünûn’ün istibdat dönemine rastlar. II. Abdülhamit’in Meclis’i 30 yıl süreyle kapatması aydınların içine kapanmasına sebep olmuş ve “sanat sanat içindir” anlayışını benimsemelerine yol açmıştır. Tanzimat’la birlikte batıyla etkileşimin artması, konu alımına kadar edebiyatımızı batıyla benzerliğe sürüklemiştir. Böylece Flaubert’in oluşturduğu Bovary karakteri, yavaş yavaş kendine vücut bulmaya başlamıştır.

Özenti Bihruz

İlk olarak Recaizâde Mahmut Ekrem’in Araba Sevdası’nda bu konuya eş bir kılıfın sergilendiğine şahit oluyoruz. Flaubert’in kadın karakterine has özelliklerine bu eserde bir erkekte rastlıyoruz ve Şerif Mardin’e göre konu “aşırı batılılaşmayı” eleştiren bir tarzda tezahür ediyor. Romandaki ana karakter Bihruz Bey, sonradan görme az Fransızca bilgisiyle dikkat çekmeye çalışan züppe bir karakteri canlandırmaktadır. Aynı zamanda aşırı tüketime dayalı bir gösteriş budalalığı yaparak yüksek burjuva yaşantısına özenti halini sergilemektedir. Bu tarz yüksek sosyete yaşam özentiliği dönemin ikinci kuşak Tanzimat tabakasının temsil ettiği “alafranga züppeliği”ni hatırlatır. Tanpınar’a göre bu roman, “bir modanın ve muayyen iktisadı şartlar etrafında hemen bir lahzada teşekkül etmiş köksüz kalabalığın romanıdır.”

Abdülaziz döneminde artan araba sevgisinin Bihruz gibilerde modaya düşkünlüğün uç boyutlarda olduğunu görmekteyiz. Dolayısıyla yazar tarafından aşırı tüketime ve eğlence hayatına düşkün sosyal bir sınıfın eleştirisi yapılıyor. Marquis d’Andervilliers’in Madam Bovary’de yaptığı aşırı lükse özenti hali, Bihruz’da Periveş’i arabada gördüğü hal ile benzerlik taşıyor.

“Romantizm kötüdür, yanlış kitaplar okumayın” ikazı hem Madam Bovary hem de aynı karaktere mensup şahsiyetler içindir sanki. İsterseniz Bihruz’un ve Madam Bovary’ nin okudukları kitaplara bir göz atalım:

Emma, romantik kitap bulvarında şu sokaklardan geçiyor; Paul et Virginie, Walter Scout, Marie Stuart, Jeanne d’Arc, Heloise, Agnel Jorel, Ferronniere, Clemence Isaure, dönemin romantik kadın gazetelerinden Corbeille, sosyetik hayatlardan bahseden Sylphe des Salons.

Bihruz ise; gösteriş amaçlı öğrendiği kötü Fransızca’sıyla Nouvelle Heloise, Manon Lescaut, Paul et Virginie, Sous les Tilleuls, Graziella, Le Secretaire des Amants, Les Dames Aux Camelias, La Belle Helene opereti.

Recaizâde’nin ve Flaubert’in eleştirdikleri bu kitaplarını okumuş olmaları onların realizm taraflarına kaymadan aslında romantizm taraflarında ayak izlerinin olduğunu düşündürüyor bize.

1892’de Jules de Gaulthier tarafından psikolojiye de terim olarak kullanılan Bovarizm kavramı, bir başkasına özenmek, hayal dünyası içinde kendini kaybetmek, kurgular üretmek ve tatminsizlik gibi durumları çağrıştırır. Sartre’e göre Bovarizm histeridir. Bir anlamda “zevk alıyorum öyleyse varım” diyenlerin hedonist bir felsefesi haline gelen bu hal Türk Edebiyat’ında “Bihruz Sendromu” adını almıştır.

Yasak Aşkın Kraliçesi Bihter

Halit Ziya Uşaklıgil’in Türk Edebiyatı’ndaki realist yazın hayatına kattığı önemli eserlerden biri olan Aşk-ı Memnu,  yazarın realist çırpınışları sergilediği ve dolayısıyla Flaubert’in Madam Bovary’sinin ciddi anlamda tesirinde kaldığı romanıdır. Eserde kadın hâkimiyetinin hareketleri sezilir. Osmanlı’nın kadın tavrından bir anlamda kopuşunu sergileyen ve kadının toplumun çöküşünü hızlandırmasını dert edinen eser, kalabalığın, şatafatın ve varlığın içinde mutluluğu elde edemeyen kadının, tutkuyla ve romantik hayal gücünün kurgusal etkisinden kurtulamayışının trajik hikâyesidir. Melankolik bir ümitsizlik halinin var bulması eserin genel havasına yayılır. Madam Bovary ve Aşk-ı Memnu’ nun en belirgin yakınlığı olan yasak aşk, her iki romanda da kaçışın ve yine aynı başlangıca dönüşün öyküsünü tetikleyen unsurlar olmuştur. Aşkın masumluğundan tamamen kopması ve aldatmanın insanda yarattığı haz ve pişmanlık karışımı hislerin ve mutluluğu her halükarda da elde edilemeyişi işlenmiştir. Mutsuzluklarının sebebinin kocaları olduğunu düşünen her iki kadın karakter aslında her ne kadar kendini bu konuda masum gösterse de ve aşkı maskeleri yaptıkları bu masumluğun altında gizleseler de, her iki yazarın bu tutumdan hoşnut olmadıkları aşikârdır. Her ne kadar yazarlar kadınları açıkça eleştirerek bunu yansıtmasalarsa da konunun bu süreçte olması onların bu konuda tasvipkâr olmadıklarını gösterir. Aslında Madam Bovary eserindeki şu replik yasak aşkın serüveninin ne kadar kısır döngüde olduğunu anlatır.

Emma:

-Yarına kadar hoşçakal Rodolphe!

Sevgililer arasında amaçsız gidiş gelişlerin realizm tarafında yasak aşka karşı hoşnutsuz bir bakış açısı olduğu aşikârdır. Emma ve Bihter’in bu bilinçsiz yönelişleri ve tatminsiz gönül arayışlarındaki kesin bir bakış açılarının olmaması ve yarına umutla bakmamaları hep bu yanlış kurguladıkları hayal güçlerinin tesiridir. Yarına kadar yeni bir gönül oyunuyla tekrar karşımıza çıkmaları bizi şaşkınlığa düşürmemelidir. Çünkü bu kadınlar kendi hayatlarını bu bilinmezlik tezgâhında kurmuşlardır. Her ikisi de kurtuluşu intihar da bularak yine kendi romantik hayallerinde bir anlamda kurtuluşu seçmişlerdir kendilerince. İntihar bu tarz kadınlar için bir anlamda çözümdür. Bihter kendini asmayı, Emma ise arsenik içerek kendini zehirlemeyi tercih etmiştir. Aslında yazarların kadın karakterlerini intihara sürüklemesi onların bireyliklerini ispatlamamalarına delalet olmalıdır.

Bir diğer dikkat edilmesi gereken unsur, Türk yazınındaki aldatan ve kötü yoldaki kadın rolünü Tanzimat romanlarında hep gayrimüslimlerin oynaması, bu ve Araba Sevdası’nda tam tersi Müslüman bir kadının bu rolle karşımıza çıkması ilginçtir. Kadınların piyano çalması, Fransızca öğrenmesi ve alafranga bir yaşamın gerektirdiği birçok eylemi gerçekleştirmesi birçoklarında batılılaşma tezahürünün basit imgelemi olsa da, romanda asıl batılılaşma göstergesi kaçamak bakışlar ve kadın erkek ilişkilerinde aşırı yakınlık olarak gösterilmiştir. Kısaca, Aşk-ı Memnu batılılaşmanın manifestosudur.

Kiralık Konak’ın Emma’sı: Seniha

Yakup Kadri Karaosmanoğlu’nun Tanzimat’la birlikte oluşan batı hayranlığını konu edinen ve Madam Bovary benzerliğinin aşikâr olduğu romanlarından biri olan Kiralık Konak, yüksek burjuvazi yaşamının pırıltısına aldanan bir genç kızın ölüme uzanan öyküsüdür aslında. Necdet Bingöl’ün “Seniha, Madam Bovary’ye ne kadar benziyor” deyişine paralel olarak, Tanzimat sonrası edebiyatımızda oluşan batı etkileşiminden Seniha’yı es geçmek olamazdı. İçinde bulundukları varlıklı ortamda tesirli bir eğitim alamadıklarını gördüğümüz Seniha ve Emma karakterlerinin hayata birey olarak tutunamamaları, takındıkları bilinçsizce romanesk üsluplarından ileri gelir. Kiralık Konak’ ta şöyle bir bölüme rastlarız: “Hakkı Celis, Seniha’nın bir zamanlar hakikatte mevcut olduğundan şüpheye düştü; bu genç kız, genç adam için kitaplarda tanıdığı hayali kızlardan biri gibiydi; muhayyilesinde Desdemona’ların, Juliette’lerin, Virginie’ lerin ve Madam Bovary’lerin arasına karıştı.” (Kiralık Konak, s. 103)

Yakup Kadri’nin bütün kentli kadınlarının hemen hepsinin Emma entrikasını yaşadığını görebiliriz. Her iki eserin, konu edindikleri kadınların hayal dünyalarının kritiklerini yaparken, aslında çağın fizyonomisi çizdiğine şahit oluruz.

Kiralık Konak, düşen Osmanlı’nın yıkık temelleri üzerine kurulmaya çalışan genç Türkiye’nin batı etkisinde kalmış ve paradokslar yaşayan döneminde, üç kuşağı bir arada tutmakta zorlanan eski bir konakta yaşayanların hikâyesini işler. Kuşakları temsil edenler; Naim Efendi, Damat Servet Bey ve Seniha’dır. Naim Efendi Osmanlı’daki köklerini elinde tutmak için direnirken, ikinci kuşaktaki Servet Bey “yarı uşak, yarı kapıkulu, riyakar, adi neslin” temsilcisidir.  Son kuşak Seniha ise asrın modasını takip eden, alafranga yaşama tutkun olan gençliği sembolize eder. Entelektüel bir düzlemde olmayan ve adına paralittéraire denilen eserlerin bilinçsizce okunması, bunalım enstantanelerin çokça yaşanmasına sebebiyet vermektedir. Dolayısıyla Seniha ve Emma’da oluşan mal de siecle (çağın hastalığı) yazarlarca eleştirilir ve kitapları seçerken dikkat edilmesine yönelik telkinler alt metin olarak hissettirilir. Her iki yazar da eleştirisini sunduğu edebiyat akımlarını karakterlerinin ağzından sunarlar.

Kiralık Konak’ta Yakup Kadri’nin Hakkı Celis’i konuşturarak sunduğu eleştiri şudur:

“Bu yavan, bu tuzsuz ve mayasız edebiyata -affedersiniz- bir tek isim bulabiliyorum: Zampara Edebiyatı. Otuz yıldan beri kâh ‘Edebiyatı Cedide’, kâh ‘Fecr-i âti’, şimdi de “hece vezni cereyanı”  adları altında hep bu çığır devam ediyor duruyor. Mecmualar hala birtakım mahalle çocuklarıyla doludur. Bu mecmualar bu gibi muaşakalara açık muhabere varakası vazifesini görmekten başka bir şeye yaramıyor. Doğrusu bütün bunlar, beni asıl şiirden, asıl edebiyattan bile nefret ettirdiler.” (Kiralık Konak, s. 192)

Kendilerini hayatın kıskacında mahkûm hisseden ama içlerinde dizginlemez bir heyecanın gel-gitlerinde yaşayan bu iki kadın, bitmez tükenmez bir ihtişamın özlemini hisseder ve bulundukları koşullardan da kurtulmanın planlarını yaparlar. Lakin şunun farkında olmalıydılar: “Düşteki mutluluk çiçeği ancak parayla sulanan hassas bir çiçektir.”
Seniha çok okuduğunu ve çok bildiğini iddia ederek istediği yaşamın doğup büyüdüğü bu mekândan uzakta onu beklediğini düşünmektedir. Tıpkı Emma gibi. Kısaca her iki kadının en önemli ortak özelliği hayal ettikleri dünya ile gerçek hayatları arasındaki kopukluktur. Her iki yazarın kahramanlarının parayla olan sıkı ilişkileri, paranın toplumun sürekli gündeminde olan bir değer oluşundandır. Her iki madde tutkunu kadını aşk duygusallaştırıyor. Hatta bu madde tutkusu her ikisinde de sevgililerini mutlu etme çabasından ileri geliyor. Aynı zamanda her ikisinin de sevgili tercihleri, içerisinde bulunmak istedikleri yüksek burjuva mensubu olan kişilerdir. Emrivaki yapmaktan hoşlanırlar, dolayısıyla ilişkilerde dominant karakterleri oynarlar.

Yazarlar karakterlerin ruhsal çözümlemelerini özel beden dili diyebileceğimiz bir teknikle okuyucuya hissettirirler. Bunu hissettirecek belirti ve bulgulardan yararlanırlar eserlerde. Genelde bovarist karakterler son noktayı intihar ederek koyarlar. Lakin bu eserde Seniha intihar etmez. Kendisi zengin bir adamın metresi olacak kadar düşer ve zaten uçurumun kenarında bir hayata mensup olup, hayatını yaşayan bir ölü şeklinde sürdürür. Dolayısıyla istediklerini her iki kadında elde edemez ve başarısız karakterler olarak roman dünyasına katılırlar.

Sonuç

Türk edebi yazınında sık sık kullanılan doğu-batı problematiğinin, Fransız edebi dünyasında Paris- taşra uçurumu olarak yaşandığını incelediğimiz eserlerde anlıyoruz. Artan sınıfsızlaşmanın oluşturduğu bunalımın, bireyin yaşantısına “ne oldum budalalığı” tavrı kattığına şahit oluyoruz. Bu tarz toplumcu gerçekçi eserlerin genelde bir tip oluşturduğunu fark ederek metinlerarası etkileşimin artışına vesile olduğunu ve klasikleşmiş bir tutum arz ettiğini biliyoruz. Necdet Bingöl bu etkileşimle ilgili şu sözleri beyan ediyor: “Fransız realistlerinin tesirleri hayırlı neticeler vermiş. Romanların değerini de bizden oluşları içinde bizden olmayışlarında, bizden olmayışları içinde bizden oluşlarında aramalı.”

Eserlerde öğrendiğimiz gibi; hayat okuduğumuz romanlar kadar pembe değil!

» Gül ÇİĞDEM

Reklamlar