İFADELERİN GRAMATİK AYIRIMI, ŞAKİR KOCABAŞ, KÜRE Y., 2.BASIM 2002, 112 SAYFA

“Kendimizi, sürtünmenin olmadığı kaygan buz üzerinde bulduk, yani şartlar tam anlamıyla ideal olduğundan; ama tam da bu yüzden yürüyemiyoruz. Yürümek istiyoruz, öyleyse sürtünmeye ihtiyacımız var. Pürüzlü zemine geri dönelim!” Wittgenstein (1968, s.46, m.107)

Giriş

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki İfadelerin Gramatik Ayırımı ne anlaması ne de anlatması kolay bir kitap. Göz korkutmak değil maksadım. Sadece ve sadece kitabın kolay okunamayacağını ve kolay okunmaması gerektiğini söylemek istiyorum. Eskilerin tabiriyle üzerinde dakîk düşünülmesi gereken bir kitap. Kitabın iddialarına katılmak ya da katılmamak başka bir mesele elbette; ama katılanlar da katılmayanlar da eserin, emek mahsulü bir çalışma olduğunu takdir edeceklerdir. Zaten bir eserin takdire şayan olmasının sebebi de bu değil midir?

Kitabı farklı zamanlarda defalarca okuyan bir kişi olarak kitabın iddialarına genel hatlarıyla katılıyorum. Dolayısıyla bu yazıyı okuyanlar, bu satırların, kitabı destekleyen bir kalemin elinden çıktığının farkında olmalılar. Bunu söylerken amacım, düşüncelerimin öznel olduğunu ve başka bir ihtimalin her zaman bulunduğunu bilmenizdir. Temkinli davranıyorum; çünkü -kitaba ilişkin bir durum değil belki; ama- her okuyuşumda kitaba karşı farklı bir tarafta yer aldım. Bu durum, gelecekte ne olacağının da bir garantisi olmadığını gösteriyor.

İfadelerin Grameri

İfadelerin Gramatik Ayırımı, ismiyle müsemma bir kitap. Tam olarak konusu ifadelerin gramatik ayırımı. Zaten böyle bir bilimsel çalışmaya ad konacağı zaman konusuna bakılır. Kitabın konusu ne derece başlığa yansımış ya da kitabın başlığı ne derece konuyu kapsamışsa o ölçüde başarılı bir çalışma ortaya çıkmış demektir. Bu bakımdan Şakir Kocabaş kesinlikle niyetini karşılayan bir kitap yazmıştır.

Kitabın başlığı ifadelerin bir grameri olduğunu belirtmektedir. Bu kabul, kitap başlığındaki terkipten çıkarılabilir. Şöyle ki, “ifadelerin gramatik ayırımı”ndan bahsedebilmemiz için öncelikle ifadelerin bir grameri olması gerekir. Zira var olmayan şeyin ayırımını da yapamayız. O halde Kocabaş’ın her şeyden önce iddia ettiği şey, “ifadelerin bir grameri vardır” şeklinde dillendirilebilir. Peki, nedir ifadelerin grameri?

Gramer kelimesini günlük dilimizde kullanıyoruz. Türkçe karşılığı dilbilgisi olan gramer, bilinen anlamıyla, bir dilin, kelime ve cümle kurulumuna dair kurallarının toplamıdır. Buna göre Türkçenin kendine özgü bir grameri vardır; tıpkı İngilizcenin olduğu gibi. Kocabaş’ın kullandığı mânâda gramer ise bu bilinen anlamdan daha kapsamlı bir alana işaret etmektedir. Buna göre “ifadelerin grameri”nden maksat, o ifadenin dile getirildiği lisanın kendine has kuralları değildir. Bir ifadenin grameri, onun hangi yapı içerisinde kullanıldığıdır. Tabir-i dîgerle kullanım alanıdır. Bir ifadenin grameri, o ifadenin kullanım alanına işaret eder. Bir örnekle açıklamak daha yardımcı olabilir. Mesela “önümdeki bilgisayar siyahtır” ifadesi bir gramere sahiptir. Bu ifadenin grameri, (Şakir Kocabaş’ın kavramıyla söyleyecek olursak) onun “hal ifadeleri”nden olmasıdır. “Hal ifadeleri” ise, “durum veya olayların tasviridir.” “Hal ifadelerine ‘doğru’ veya ‘yanlış’tır denilebilir.” Buna göre yukarıdaki ifade, ifade sahibinin önünde duran bilgisayarın siyah olma durumunu tasvir etmektedir. İfade sahibi bu satırların yazarıdır. Ve bu yazıyı yazdığım bilgisayar gerçekten siyah olduğu için bu ifadeye “doğrudur” şeklinde karşılık verilebilir. Böylece, yukarıda geçen ifadenin gramatik olarak tahlilini yapmış olduk. Görüldüğü üzere, örnek ifadenin grameri onun hangi yapı (hal ifadeleri) içerisinde kullanıldığını göstermektedir.

Açıklamaya çalıştığımız “gramer” kavramı ilk olarak Kocabaş tarafından dile getirilmiş bir şey değildir. Aslında bu kavram, felsefenin neredeyse tamamen dile indirgendiği modern felsefe tarihinin bir ürünüdür. Bu konuda ehil olmayan bir kişi olarak söylemeliyim ki, modern felsefe tarihinden kastım Frege ile beraber başlayan felsefe dönemidir. Bu dönem içinde adı zikredilmesi gereken üç kişi varsa bunlar, herhalde Frege, Russell ve Wittgenstein olurlar. Bu üçü, belki de son dönem felsefe tarihinin en etkili adamlarıdır. Bunlar arasında özellikle Wittgenstein müthiş etkilidir. Seveni de çok, sevmeyeni de. Türkiye’de Wittgenstein’dan oldukça etkilenmiş ve onun izinden giderek, gerçekten takdire şayan bir eser ortaya koymuş birileri varsa, bunlardan biri muhakkak Şakir Kocabaş ve onun İfadelerin Gramatik Ayırımı adlı kitabıdır. Bu anlamda Cogito dergisinin Wittgenstein hakkında hazırladığı özel sayısında verilen oldukça kısa “Wittgenstein Bibliyografyası”nda Kocabaş ve kitabının zikredilmiş olması gerçekten önemlidir.

Kitabı okumanın zorluğu biraz da kitabın arka planındaki bu felsefî coğrafyadan kaynaklanıyor. Kitabın çok dikkat çekici bir seçilmiş bibliyografyası var. Bu bibliyografyada zikredilen isimler (bazıları: Carnap, Frazer, Gödel, Khun, Lakatos, Popper, Quine, Russell, Whitehead, Wittgenstein) okuyucuya zaten hiçbir şey ifade etmiyorsa, kitabı okumanın da bir faydası olmayacaktır. Çünkü kitabı anlayabilmek için bu filozoflara ve söylediklerine en azından yabancı olmamak gerekir. Aksi takdirde kitabın yan etkisi kafa karışıklığıdır.

Wittgenstein ve Kocabaş

Kocabaş’ın, Wittgenstein’dan çok etkilendiği inkar edilemez bir gerçek. Ancak yine de onun bir tekrarı olduğunu kesinlikle söyleyemeyiz. Wittgenstein’ın yapmayıp da Kocabaş’ın yaptığı, kanaatimce çok önemli şeyler var çünkü. Bunlara ve kitabın içerik değerlendirmesine geçmeden önce, Wittgenstein’ın Kocabaş’ı etkileyen tarafına kısaca temas etmek istiyorum.

Wittgenstein, 1889’da doğup, 1951’de prostat kanserinden ölmüştür. Onu, bu kayıtlar içinde sıradan bir adam olmaktan çıkaran şey keskin zekası ve ona imkan tanıyan felsefî zemindir. Russell’ın açtığı yolda birinci dönem felsefesini inşa eden Wittgenstein, Tractatus Logica-Philosophicus adlı kitabıyla -kaba tabirimi hoş görün- hayatı mantığa indirgemiştir. Mantıkla her meseleyi çözdüğünü, çözülemeyenin ise zaten mesele olmadığını iddia etmiştir. Felsefeyi bitirdiğini zanneden Wittgenstein, ikinci dönemiyle şaşırtıcı bir dönüş yapmıştır. Birinci dönemiyle neredeyse tamamen ters düşen filozof, bu sefer mantığın, hayatın içindeki oyunlardan bir oyun olduğunu iddia etmiştir. Bunu biraz açıklayalım.

Birinci dönem felsefesinde Wittgenstein, mantık temelli ideal bir dil yaratma amacındadır. Tractatus ile bu dili gösterdiğini de düşünür. Buna göre dünya, bu ideal dil ile tam bir uyum içindedir. Dilde yeri olan dünyada da var olandır. Dünyada var olmayan dilde de yeri olmayandır. Bu anlayışıyla Wittgenstein, mantık temelli ideal dili, anlamın tek kriteri olarak görmektedir. Bu ideal dil içinde resmedilmeyen ya da resmedilemeyen şey anlamsızdır. Dolayısıyla bahse konu değildir. Birinci dönem felsefesi bu satırlarda özetlenecek bir konu değildir, elbette. Burada sadece bir zamanlar Wittgenstein’ın ne kadar köşeli ve ne kadar katı bir zihniyete sahip olduğunu göstermek istiyorum. Zira ikinci dönem felsefesinde Wittgenstein ayakları daha bir yere basar gözükmektedir.

Kocabaş’ı esas etkileyen Wittgenstein’ın ikinci dönem felsefesidir. Bu dönemin en önemli ilkesi, ilke olduğu çok tartışılabilecek şu cümledir: “Anlam kullanımdır.” Çok tartışılabilecek, diyorum; çünkü bu ilke içine, ölçüsü insan olan neredeyse her şey girmektedir. Buna göre bir ifadenin anlamını belirleyen şey o ifadenin dildeki kullanımıdır. Kullanım ise toplumsal ya da kültürel uzlaşım ile meydana gelir. Bu uzlaşım bir dil oyunu ortaya çıkarır. Dil oyunu içinde bir takım kurallar vardır. Bu kurallar dilin gramerini oluştururlar. Nasıl oyunun anlamlı olması kurala uygun olmasına bağlı ise; ifadenin anlamlı olması da gramere uygun olmasına bağlıdır. Bu bakımdan gramer, ifadelerin dildeki kullanımını sadece tasvir eder. Gramerin gerçekliğe karşı hiçbir sorumluluğu yoktur. Onlar sadece anlamı tayin ederler ve bu bakımdan keyfîdirler. Özetle bir ifadeyi anlamak ya da anlaşılır kılmak, onu doğru kullanmak demektir. Doğru kullanmak ise gramere bağlı kalmaktır. Gramerler ise uzlaşımsal bir oyundan ibaret olup keyfîdirler.

Wittgenstein’ın felsefesi bu ufak yerde özetlenecek kadar basit değildir. Daha geniş bilgi edinmek isteyenler için kaynak pek çoktur. Ama bu kaynakların içinde belki de en özet haliyle meseleyi kavrayabilmemizi sağlayan, Ömer Naci Soykan’ın “Wittgenstein Felsefesi: Temel Kavram ve Sorunlar” adlı makalesidir. Makale, Wittgenstein hakkında doyurucu malumat elde edebileceğiniz Cogito’nun mezkur sayısında yayınlanmıştır (2003, s.40-78).

İfadelerin Gramatik Ayırımı

Nihayet İfadelerin Gramatik Ayırımı adlı kitabın içerik değerlendirmesine geçebiliriz. Wittgenstein hakkında verdiğimiz kısa bilgilerden de anlaşılacağı gibi, gramer kavramı onun felsefesinde oldukça önemlidir. Kocabaş’ın kitabıyla yapmak istediği şey de gramatik anlamda ifadelerin nasıl kategorize edilebileceğini göstermektir. Bu sınıflandırma sayesinde ortaya çıkacak kurallar, ifadelerin anlamlı olmasını temin edeceklerdir. Bu amacın peşinde koşan Kocabaş, yazdığı risale ile ifadeleri sınıflandırmaktadır. Sınırlı sayıda kategori kullanan Kocabaş, bu açıdan Wittgenstein’dan ayrılmaktadır. Zira Wittgenstein bu ifade kategorilerinin sınırlandırılması konusunda haklı olarak çekingen davranmıştır. Ona göre dil oyunları için bir sınır çizmek mümkün değildir. Her şey kullanıma bağlı olduğu için, kullanım genişlediği ölçüde ifade kategorileri de genişleyebilir. Wittgenstein’ın bu tavrına rağmen Kocabaş sınırlı sayıda kategori içinde ifadelerin gramatik ayırımını göstermektedir. Buradan belki şu sonuç çıkarılabilir: Kocabaş, ipin ucunu Wittgenstein kadar kaçırmamaktadır. Tabiri caizse her şeyin bir sınırı vardır.

Kocabaş’ın önünde ciddi bir mesele durmaktadır. Bu mesele, “farklı ifade kategorilerinde kullanılan kavramların ve terimlerin birçok bilim ve felsefe tartışmalarında birbirine karıştırılıyor olması”dır. Yazar bu durumun kitabın önemini artırdığını söylemektedir. Zira yine yazara göre kitabın esas amacı, “din, bilim ve felsefe konularında yapılan tartışmaların gerektiği gibi doğru yapılmasına yardımcı olmaktır.” Dikkat edilirse Kocabaş’ın derdi, tartışmanın taraflarına usul ve erkân öğretmektir. Kocabaş demek istiyor ki, tarafların iddiaları içerikleri itibariyle ayrıca tartışılabilir. Ama esas problem iddiaların geçerli bir gramer içinde dile getirilmiş olmamasıdır. Gramatik açıdan var olan problem ifadenin anlamını da doğrudan etkileyeceği için öncelikle üzerinde durulması gereken şey gramer kurallarına uymaktır. Kitaba bu açıdan bakıldığında, pekala modern bir âdâbu’l-bahs ve’l-munâzara metni olduğu bile söylenebilir. Bu bakımdan İslam düşünce geleneğiyle de mukayese edilmesinde fayda görüyorum.

Kitap, bir giriş ve beş bölümden oluşmaktadır. Bölümlerden üçü gramatik soruşturmalara ayrılmıştır. Kalan bölümlerden birinde biçimsel sorular sistemi sunulurken, diğerinde ifadelerin sınıflandırılması verilmektedir. Kitabın anlaşılması biraz da bu yapının anlaşılmasına bağlı olduğu için kısaca bunu açıklamak istiyorum.

Kitabın temeli, ifadelerin sınıflandırıldığı bölümdür. Zira Kocabaş bu bölümde kendine özgü bir sınıflandırma ortaya koymaktadır. Geçerliliği tartışmaya açık olmakla beraber, ayrıntılı ve kapsayıcı bir sınıflandırma olduğunu söylemek mümkün. Dolayısıyla bu bölüm kitabın esas vermek istediği teorik çerçeveyi ortaya koymaktadır.

İkinci sırada öneme sahip bölüm ise biçimsel sorular sisteminin sunulduğu bölümdür. Bu bölümde yazar, bir ifadenin sorular vasıtasıyla nasıl çözümleneceğini ortaya koymaktadır. Dikkat edilirse çözmekten değil, çözümlemekten bahsedildiği görülecektir. Çünkü Kocabaş’ın amacı bir ifadeyi ya da bir problemi çözmek değil, onu çözümlemektir. İfadenin gramatik yapısını ya da yapısızlığını ancak onu çözümleyerek görebiliriz. Bu çözümleme ise o ifadeye sorulacak sorular vasıtasıyla gerçekleşir. Neticede ifadenin hangi gramatik yapı içinde kullanılması gerektiği ortaya çıkacak ve tartışmanın sağlıklı bir şekilde yürütülmesi sağlanacaktır.

Gramatik soruşturmaların yapıldığı diğer üç bölüm, adeta tatbikat sahasıdır. Yazar bu bölümlerde din, bilim ve felsefe konularında yapılan tartışmalardan ve dile getirilen ifadelerden örnekler vermektedir. Amaç bu örnekler üzerinde, gramatik açıdan ne kadar fahiş hatalar yapılabildiğini göstermektir. Bu üç bölüm belki de kitabın en zevkli bölümleri. Zira yukarıda bahsettiğimiz iki bölüm, daha ziyade teorik bir çerçevede okuyucuyu beslemektedir. Bu üç bölümde ise işin pratiğini, ifadeleri çözümlemede oldukça maharetli olan Şakir Kocabaş ile beraber yapma imkanına kavuşuyorsunuz.

Bu bölümlerin dışında bahsetmek istediğim iki yer daha var. Birisi kitabın henüz başında verilen kelimeler grubu. Bu kelime ve kavramlar kitabın anahtar kavramları olarak görülebilir. Bu bakımdan okuyucunun zihninde devamlı bulunması gereken kelime ve kavramlara işaret edilmektedir. Kitabın diğer önemli bölümü ise daha önce de değinmiş olduğum seçilmiş bibliyografya bölümü. Bibliyografyada İngilizce olmayan sadece iki kitap var. Birisi Mesnevî (Manzum Nahifî Tercümesi), diğeri de Elmalılı’nın tefsiri (İstanbul 1936). Bu ikisi dışındaki tüm kaynaklar yakın dönem felsefe tarihinin belki de en önemli metinleri. Bu ufak risalenin arka planındaki deryayı görünce, heyecanlanmamak elde değil. Sadece bu durum bile Şakir Kocabaş merhumun ne kadar önemli bir beyin olduğunu göstermek için yeter de artar bile.

Ayırımdan Örnekler

Kocabaş ifadelerin sınıflandırılmasında dokuzlu bir sistem kullanmaktadır (2002, s.33). Bu kategoriler şunlardır: hayalî ifadeler; mecaz ve benzeşim ifadeleri; tarih ifadeleri; teorik, hipotetik, ampirik ifadeler; hal ifadeleri; p-ifadeleri; gramatik ifadeler; mantık, matematik ve biçim ifadeleri; temel inanç ifadeleri. Bu kategorilerin ne menem bir şey olduğunu açıklamaya kalksam, kitabın bir özetini vermek zorunda kalırım. Bu ise yazının haddini aşması anlamına gelir. Bunun yerine ben, bu sınıflandırmanın hangi noktalarda bize ne fayda sağladığını göstermek isterim.

Kocabaş’ın yaptığı bu sınıflandırma, farklı ifade kategorilerinde dile getirilen ifadelerin birbirine karıştırılmaması gerektiğini bize hatırlatmakta ve bu noktada bize yardımcı olmaktadır. Kitapta da dile getirildiği gibi felsefe ve bilim çevrelerinde yapılan tartışmalarda düşülen en fahiş hatalardan birisi, esasen temel inanç ifadeleri gramerinde yer alması gereken bir ifadenin teorik, hipotetik, ampirik ifadeler gramerinde dillendirilmesidir. Mesela basit bir örnek verecek olursak, “bunu bize bilim öğretti” demek ile “bunu bize tanrı öğretti” demek arasında gramatik açıdan hiçbir fark yoktur. İkisi de temel inanç ifadeleri gramerinde dile getirilmiş cümlelerdir. Ne var ki birinci cümle diğerine nazaran teorik, hipotetik, ampirik bir kıymeti varmış gibi sunulmaktadır.

Yine Kocabaş’ın çok yerinde tespit ettiği gibi teorik, hipotetik, ampirik ifadeler olaylarla karşılaştırılacak modellerden ibarettirler (2002, s.38). Buna göre bu ifadelerle söylenmek istenen şey şudur: “Olaylar şunun şunun gibi olmaktadır.” Bu da gösteriyor ki bilimsel teoriler diye ifade edilen şeyler aslında modeller sisteminden başka bir şey değildir. Ve bunlar için “doğru” ya da “yanlış” tabirlerini kullanmak anlamsızdır. Bu gibi ifadeler için ancak “yerinde” (uygun) veya “yerinde değil” diyebiliriz. Kocabaş’ın bu yaklaşımı bilimler tarihini okumakta oldukça sağlıklı bir bakış açısı kazandırmaktadır. Buna göre hiçbir teoriye “doğru” ya da “yanlış” diyemeyiz. Yerine göre “uygun” veya “uygun değil” diyebiliriz. Bu da bilimsel teorilerin zaman ve mekana göre işlerlik kazanabileceğinin bir garantisi olmaktadır. Bu bakımdan Kocabaş’ın dile getirdikleri Khun ile oldukça paralellik arz etmektedir. Öte yandan kitapta Popper’e ciddi eleştiriler bulunmaktadır (2002, s.10). Bu bölümler, konuya yabancı olmayan okurlar için gerçekten besleyici niteliktedir.

Diğer bir önemli başlık temel inanç ifadeleridir. Kocabaş’ın kanımca Wittgenstein’dan ayrıldığı en önemli yer burasıdır. Zira Wittgenstein’ın grameri içinde, bildiğim kadarıyla metafiziğe yer yoktur. Oysa Kocabaş’a göre “temel inanç ifadeleri lisanın temelini teşkil eder.” “Temel inanç ifadeleri için sağlanabilirlik veya olaylarla karşılaştırılabilirlik esas değildir.” “Temel inanç ifadeleri yol gösterici olarak kabul edilen ifadelerdir.” (2002, s.48) Kocabaş’ın bu yaklaşımı her insanın eninde sonunda bir şeye inandığını göstermektedir. (Öyle ki bir şeye inanmadığını söyleyen insan bile bir şeye inanmadığına inanmaktadır.) Herkes bir şeye ya da bir şeylere inanır ve geriye kalan her şeyi bu inanç üzerine inşa eder. Böylece yazar şunu göstermiş oluyor: Temel ve dinî ifadelerin teorik temellerini araştırmak anlamsızdır; çünkü temel ve dinî ifadeler bizatihi lisanın temelidirler. Lisanın temeli olan bu ifadeler hakkında “neden” sorusunu sormak da anlamsızdır. Çünkü onlar başka hiçbir şey tarafından temellendirilmezler. Bizatihi kendileri temeldir. Bu bakımdan Şakir Kocabaş şu değerlendirmeyi de yapmaktadır: Temel inanç ifadelerine mantıksal bir temel de aramak anlamsızdır; çünkü ona göre mantık ifadeleri ancak diğer mantık ifadelerine temel olabilir (2002, s.14). Temel inanç ifadeleri hakkında yazarın yaptığı bu değerlendirmeler gerçekten çok su götürür. Katılmak ya da katılmamak konusunda gerçekten tereddütlü olduğum bu mesele, kanaatimce müslüman düşünürlerin üzerinde durması gereken en önemli konulardandır.

Değerlendirmelerin sonu gelmez. Kitapta üzerinde durulacak çok mesele var. Bu kadarıyla iktifa etmek bu yazı için iyi olacaktır. Bu yazıyla İfadelerin Gramatik Ayırımı kitabına dikkat çekebilirsem kendimi bahtiyar addedebilirim. Öte yandan Şakir Kocabaş’ın gerçekten kitaplarından istifade edilmesi gereken bir yazar olduğunu tekrar vurgulamak istiyorum. Birçok kitabı ve makalesi olan Şakir Kocabaş’ı internet sitesinden de takip edebilirsiniz. Bu yazıda onun en önemli kitabını konu etmiş olduk. Kitaptan istifade etmenize ve kitabı okurken yüzünüzde bir gülümseme meydana gelmesine vesile olabilirsem ne mutlu bana!

Kitabiyat

Şakir Kocabaş, İfadelerin Gramatik Ayırımı, Küre Yayınları, İstanbul 2002.

Ludwig Wittgenstein, Philosophical Investigations, Translated by G.E.M. Anscombe, The Macmillan Company, New York 1968.

Cogito, “Wittgenstein: Sessizliğin Grameri”, YKY, İstanbul 2003 (İkinci baskı)

» Hadi Ensar CEYLAN

Reklamlar