KUM KİTABI, JORGE LUIS BORGES, ÇEV. YILDIZ ERSOY CANPOLAT, İLETİŞİM Y., 11. BASIM, 2010, 107 SAYFA
…
Büyük Köyün Masalcısı Borges
Bir masalcı her zaman bir masalcıdan daha fazlasıdır. Çünkü masalcının görevi, sadece masallar söyleyip, dinleyenlerin takdirini kazanmak değil, aynı zamanda yeryüzündeki tüm masalları da kendince derlemektir. Eski dünyanın mitlerinin, efsanelerinin tarihçilerin dudaklarını uçuklatacak kadar çok benzerlik taşımasının sebeplerinden biri de bu olsa gerek. Çünkü efsaneler, inançlar, kültür vs. masallar aracılığıyla dünyayı dolaşır. Kültürler birbirine en çok masallarla temas eder ve zamanla birbirini dönüştürüp değiştirmeye başlar. Masalcılar komşu köyün masalını alıp, kendi köyünün şaşmaz ölçüsünden geçirerek yeni bir masal ortaya koyarlar. Barry Sanders; her kabilenin bir masalcıya, her masalcının da bir kabileye ihtiyacı olduğunu belki de bu yüzden söylemiştir.
Jorge Lois Borges, tam da yirminci yüzyılın büyük köyü dünyanın dişine göre bir masalcıdır. Söyleşilerinde sıklıkla bir yazar olduğundan daha çok bir okur olduğunun altını çizmesini bu yüzden anlamlı buluyoruz. Her mahir masalcı gibi kör usta da insan varlığının, varoluşun ayrıntılarına gözünü dikmiş, eserlerinde varlığın kör noktalarına çomak sokarak, madalyonun hep diğer yanına, o görünmeyen dile gelmeyen, karanlıkta kalan yanına dikkat kesilmiştir. Kum Kitabı’ndaki öyküler, adına yakışır şekilde başı ve sonu olmayan, “Sonsuz Orta”ya ithafen yazılmış gibidir.
Madem “Sonsuz Orta” ve madalyonun diğer yüzünden bahsettik, o halde kitabın orta yerinden; “Otuzlar Mezhebi” öyküsünden başlamamızın bir mahzuru yok. “Otuzlar Mezhebi”, tam anlamıyla bir ters okuma öyküsüdür. Anlatıcı, bir üniversite kitaplığında bulunan “kılıç ve ateşle onda biri yok edilmiş” bir mezhepten bahseder. Mezhebin inancına göre; Tanrı her şeyi acı verici bir biçimde düzenlemiştir. Hıristiyanlığın bugünkü haline gelebilmesi için, yaşanmış olaylar (İsa’nın çarmıha gerilişiyle başlayan tarihsel süreç) yaşanmalıydı. Dolayısıyla ortada ne bir kaza vardır ne de bir ihanet. Hatta Yahuda havarilerin hem en sadığı, hem de kıyamete kadar hain olarak anılmayı göze alabilecek kadar İsa’ya bağlı olan tek havaridir. Hem İsa hem de ihanetin bedeli olarak aldığı otuz parayı yere fırlatıp kendini asan Yahuda öldüğünde otuz yaşındadır. Mezhebin adını aldığı otuz da buradan gelmektedir.
Borges öykülerinde tarihi olaylar, varlıklar, nesneler her defasında yeniden yorumlanır. Belki de kütüphaneler dolusu okumanın sonunda kör olmasına rağmen doymayan masal derleyicisi, büyük(!) olayların tespih taneleri gibi kusursuz bir düzen ve benzerlikle hep yeniden ve birbiri ardısıra yaşanmasının altında bir bit yeniği arıyordu. Öykülerinde Todorov’un fantastik tanımına en uygun örnekleri bulabileceğimiz Borges’in sırtını kararsızlığa(1) yaslamayı seçmesinin sebebi Peter Penzoldt’un şu sözünde yatıyor olabilir: Bir çok yazara göre doğa üstü, gerçekçi bir dille asla anlatmaya cüret edemeyecekleri şeyleri dile getirmek için bir bahanedir.
Madalyonun öbür yüzü diye söyleyip geçtiğimiz şey budur işte; söylenemeyen, kabul edilemez gelen sınırlar fantastiğin güvenli sularında aşılma imkanı bulur kendisine. Todorov’un Fantastik’de belirttiği gibi; yazarın toplumun sansüründen korkması bir yana kendi zihnindeki çitlerden atlayabilmesinin yolu buradan geçer. Borges’in kurguladığı labirentlerin, bolca kullandığı ayna metaforunun, rüyaların temelinde kendine has tersten okumalarını rahatça yapabilmesini sağlayan bilinçli bir karmaşa mı yatıyordur acaba?
Kitabın sekizinci öyküsü olan “Undr”u anmanın sırası geldi. “Otuzlar Mezhebi”nde olduğu gibi anlatıcı yine bulunan el yazması bir belgeden(2) aktarıyor öyküyü. Şiirlerin tek bir sözcük olduğunu ve o sözcüğün bile değişebileceğini, aslolanın teklik olduğunu vurgulayan bu garip, destansı öyküde Borges’in her öyküsünde olduğu gibi otobiyografik izlere rastlıyoruz. Zaten bizzat kendisi her hikâyesinin kendisine daha önce yazılmış hikâyelerini çağrıştırdığını, ünlü şiirleri “Sarı Gül” ve “Öteki Kaplan”ın sadece birbirlerinin yeniden yazımı olduğunu söyler. Az sonra “Ateş ve Maske” öyküsüyle bazı keskin kültürlerarası ayrımlardan bahsedecek olsak bile burada bu “bir”liğin kullanımıyla Hz. Ali’nin “İlim bir noktaydı…” sözü arasındaki bağı düşünmeden edemiyoruz. Bu, ayrışmalar olsa da hikmetin her kültürde ortak izlerinin bulunduğunun ispatı olarak kabul edilebilir pekâlâ. Zaten Borges’in eserlerinde ısrarla altını çizip durduğu bit yeniği bu değilse nedir?
“Ayna ve Maske”; aynı biçimsel yapı ve temel üzerinden hareket etse de farklı bir sonuca (Söz konusu ayrışmaya) götürür bizi. İrlanda Kralı kazandığı zaferin sözcüklere dökülmesini istediğinde kraliyet ozanı her sözcüğü inceden inceye tartarak üç deneme yapar. İlk denemesinden sonra kraldan ödül olarak bir ayna, ikincisinden sonra bir maske alır ama Kral tatmin olmamıştır. Ozan, anladığını söyleyip huzuru terk eder. Üçüncüsünde o tek dizeden oluşan şiiri bulur. Bulur bulmasına ama yaratılan “Güzellik” hem ozanda hem de Kral’da Tanrı’nın bağışlamayacağı bir günah işledikleri duygusuna kapılmalarına sebep olmuştur. “Ayna ve Maske”, Batı sanatı ve düşüncesinin ipuçlarını verir bize. Yaratma edimi (cesareti) ile Tanrı’ya başkaldırdığını ünleyen çağdaş bir Promethe ile karşı karşıyayızdır. Degas da aynını hissetmiş olmalı ki benzer şeyler söyler; “Ressam resmini suçlunun suç işlerken hissettiği duyguyla yapar.”
Malum; Prometheus, ateşi (teknik, bilim) Olimpos’tan çalmış, insanlığa armağan etmiştir. Karşılığında ise Zeus’un gazabını uyandıran Prometheus’a verilen ceza şudur; Dev bir kartal her gün gelip Kafkas dağlarında zincirli Prometheus’un gece olunca tekrar büyüyen ciğerlerini yiyecektir.
İsmet Özel Üç Mesele’de Batı ve Doğu düşüncesinin farkını aynı mitten faydalanarak harikulade bir şekilde tespit eder. Doğu düşüncesinde ilim İdris(A.S)’e ihsan edilmiştir, yani Allah ile insan arasındaki ilişki ihsana dayalı bir ilişkidir. Oysa Prometheus mitinde bu ilişkinin çatışmaya dayalı olduğunu görüyoruz. Nitekim mutlak güzel olanı “yaratan” sanatçının sonu, son hediyede gizlidir: Hançer.
Sonsuz Orta
Kitapla aynı adı taşıyan “Kum Kitabı” öyküsü, “Babil Kütüphanesinin çarpıtılmış şekli” olarak bilinen Kum Kitabı efsanesinden bahseder. Girişte de bahsettiğimiz gibi başı ve sonu olmayan bir sonsuz orta söz konusudur. Bir kere açtığınız sayfayı bir kere daha görmeniz imkânsızdır. Kitap her açıldığında karşınıza başka bir sayfa çıkar; bir ilk sayfa veya son sayfa bulmak için ne kadar uğraşırsanız uğraşın parmaklarınız arasına sıkışan başka sayfalar kaldığını göreceksiniz. Anlatıcı esrarengiz bir İncil satıcısından aldığı kitabın korkunçluğunu farkedip kitabın bir karabasan nesnesine benzediğini görünce onu yakmak ister ancak sonsuz bir kitabın yakılmasının yine sonsuz olmasından ve dumanıyla gezegeni boğmasından korkar. İşte tipik Borges mantığı! Durumun vahametini neredeyse çocukça bir yolla anlatır ama biz okurlar durumu mutlak bir kesinlikle kavradığımız gibi, tüylerimizin ürpermesine mani olamayız. Sonunda kahramanımız bir yaprağın saklanabileceği en iyi yerin bir orman olduğunu düşünerek kitabı kütüphanede gelişigüzel bir rafa koyar. Bu öyküde ilginç olan ayrıntı; kahramanın kitabı ilk defa rafa koymak istediğinde onu takas ettiği İncil’den boşalan yere koymak yerine son anda vazgeçerek Binbir Gece Masalları’nın yanına koymasıdır. Görüntüyü tahayyül edebiliyor musunuz? Bir yanda sonsuz sayfası olan bir kitap; bir yanda yaşamak için her gece hikâyelerini çoğaltmak zorunda olan, birbirinin içine girmiş, öyle ki birkaç gece sonra hangi hikâyenin neresinde olduğunuzu kaybettiğiniz sonsuz ortayı temsil edebilecek Kum Kitabı’ndan sonra belki de tek kitap olan Şehrazat’ın masalları. Binbir Gece Masalları’yla ilgili o eski inanışı da hatırlayalım, “onu baştan sona okuyan ölecektir.” Acaba neden? Okur sonunda o muhteşem tek kelimeyi bulacağı için mi, sonsuz ortaya ihanet etmiş olacağı için mi, yoksa sonuna kadar okumak zaten imkânsız olduğu için mi?
Kum Kitabı Borges Usta’nın son kitabı. Tam da efsanede söylendiği gibi, bir kere okuduğunuz sayfayı bir kere daha okumanız imkânsız çünkü bir okur olarak siz ve o andan sonra doğal olarak metin bir dahaki okumanıza kadar aynı kalamıyor, değişiyor(sunuz). Efsanedeki gibi onu bitirebilmek imkânsız, çünkü yüzyıllardır anlatılagelen masalların yeniden yazımından daha fazlası olmayan Borges öyküleri aynı sebeple durmadan devinip değişen, dönüşen korkutucu metinler haline geliyor; tekrar tekrar döne döne okumaktan kendinizi alamıyorsunuz. Tavsiyemiz o ki; kitabı ilk defa elinize aldığınızda açtığınız sayfanın numarasını bir kenara dikkatle not alın. Tekrar açtığınızda onu orada bulamayabilirsiniz.
(1)Todorov fantastiğin şartlarını şöyle belirler; Metin, öncelikle okuyucunun, öyküdeki kişilerin dünyasını canlı kişilerin yaşadığı bir dünya olarak görmesini ve anlatılan olaylarla ilgili olarak doğal bir açıklama ile doğaüstü bir açıklama arasında kararsızlık duymasını sağlamalıdır. Sonra bu kararsızlık bir öykü kişisi tarafından da hissedilmelidir. Borges’in özellikle Kum Kitabı öykülerinde öykü kişisi ya bir rüya görmüş olabileceğini, ya yorgunluğunun kendisine oynadığı bir oyuna maruz kaldığını ya metnin doğruluğu tartışılır bir belgenin çevirisi olduğunu, belki yanlış görmüş, yanlış hatırlamış, yanlış duymuş olabilceğinin altını çizmeden edemez.
(2)Kurmaca bir belgeden aktarma, öyküye tarihi gerçeklik verirken aynı zamanda anlatıcının birden değişmesi, aradan hızla çekilebilmesi kolaylığını sağlıyor. Kum Kitabı ve başka öykülerde sıkça karşılaştığımız bu teknik sanırım Borges’e has, onun icadı bir tekniktir.
…
» Aykut ERTUĞRUL


