“Belli bir zaman ve mekanda bulunduğum için o kitaba sahip oldum”
…
Ankara’daki en uğrak sahaflarımızdan olan Gökhan Ayyüce ile mekanı İskenderiye Sahaf’a giderek bir söyleşi gerçekleştirdik. Sahaflığa ve okurlara dair kısımları yayımlıyoruz.
Gökhan bu sahaf dükkanını ne zaman açtın?
Üç yıl önce faaliyet göstermeye başladık, üçüncü yılımızı doldurduk, baya bir sevenlerimiz, müşteri kitlemiz de oluştu. Ağır aksak gidiyoruz.
İlk burada mı başladın?
Evet, sahaflığa burada başladım fakat daha önce yayınevinde, matbaada, çevirmenlik yaparak, her aşamasında kitabın emeğim vardır. On sekiz yaşından beri bu dünyanın içerisindeyim. Lisede part time, İstanbul’da Kadıköy’de çıraklık yaparak başladım. Daha sonra tahsil hayatı araya girdi ama kafamın bir yerinde hep vardı zaten.
Dükkanda hangi türleri barındırıyorsun?
Valla şöyle baştan sayayım sıralama mantığıyla. Şiirle başlıyoruz, siyaset ve sol literatürle devam ediyoruz, ondan sonra Türk edebiyatına geçiyoruz, yukarıda bir gezi bölümümüz var. Onun devamında klasik Türk edebiyatı, Batı edebiyatı, Türk klasikleri, sosyoloji, psikoloji, sanat… Efendime söyleyeyim, iletişim derken, yoğun bir felsefe yığınımız gözüküyor. Onu da aşabilen arkadaşlar, mitoloji, antropoloji ve arkeolojiye kadar geliyorlar. Onun devamında esas uzmanlığım olan dinler tarihi, tasavvuf, mitoloji, spiritüalizm, okültizm, bunlar geliyor. Sağ cenahta da yoğun bir tarih ve başvuru eserler külliyatımız var. Varlık Yayınları’nı çok seviyorum, onlara özel raf yaptırdım, karşımda pencerem olarak orayı izliyorum. Özetle böyle, tabii sinemayı ve müziği de unutmayalım. Onlarda da çok iddialıyımdır.
Bunlar arasında özellikle burada olmasını istediğin, seçtiğin tür hangisi?
Özelikle seçtiklerim metafizik konular, ona öncelik veririm. Onun dışında sinema ve müziği çevreden toplarım. Kendi seçtiğim edebiyat bölümüm var, kendi zevkimi yansıtan, orayı beslemeye gayret ederim. Orayı keşfeden gençler zaten oranın müdavimi olup çıkıyor. Hiçbiryere bakmadan direk gelip oraya bakıyor sadece.
Ailede var mı sahaflık?
Yok, ailede kitap kültürü de yoktur. Gönül işi yani, gönül verdiğimiz için yapıyoruz. Yoksa eğitimim itibariyle geçmişim itibariyle yapabileceğim meslekler çok. Zamanında çok iyi teklifler de aldım. Akademik kariyer amacıyla çıkmıştık yola, o olmayınca, fıtratımız uymayınca soluğu burda aldık.
Akademiyi bırakıp sahaflığa başladın.
Evet, evet.
Yaptığın tek iş bu mu?
Yaptığım tek iş bu şu an. Arada çeviri yapıyorum sadece, İngilizceden. Bize genelde sohbete gelirler, kitap için gelmezler, yani esasen bana gelirler. Kendi inandığımız değerleri burada lanse ettiğimiz için gençlere, o yüzden severler.
Belli bir gün var mı bu sohbetler için?
Yo, her gelen her istediği zaman çayımız çorbamız hazır, tekkemiz her daim açık.
Çok sıkı müdavimler var mı peki?
Vardır evet, kovuyoruz gitmiyorlar. (Gülerek.) Dükkanda ahkam kestirmem, bütün ahkamları ben keserim. Bir soru sorduğunda birkaç saatlik süren bir cevap almaya hazır olmalısın. Şimdi gelenekle gençler arasında bir köprü vazifesi görmeye çalışıyorum, zaten o misyonla açtım burayı. Gençlerin geleneğe tepkileri büyük ve enerjilerinin yüksekliğinden dolayı hep isyanla başlıyorlar. Sonra en büyük teslimiyetin en büyük özgürlüğü getirdiğini görünce şaşıp kalıyorlar. Biz de onların hiç bilmedikleri şeyleri, biraz hasbelkader öğrenmiş olarak ama onların hep bildiği şeyleri çok iyi biliyor olarak arada geçiş elemanı oluyoruz. Onlara geçiş sağlıyoruz.
Sahafın ismi de buna mı bir vurgu?
Evet, İskenderiye felsefesini benimseriz yani severiz. Neo-platoncuları. Felsefeyle dini birleştirme çabası önemli bir çabadır bizim için.
Tam söz buraya gelmişken; gelenek derken neyi kastediyorsun?
Gelenek derken bildiğimiz anlamda klasik tradisyonları kastediyorum. Yani bu Uzakdoğu olabilir, Hint olabilir, İslam olabilir, efendime söyleyeyim, Batının kadim geleneği olabilir, klasik anlamıyla geleneği kastediyorum.
Bu sahafın bir gelenek yuvası olduğundan bahsediyorsun. Buradaki kitapların geneline baktığımızda Türkiye ölçeğinde, siyasî manada sol kitaplar var, sol toplum serisi var mesela. Bunların birbiriyle bir irtibat noktası olduğunu düşünüyor musun Türkiye’de veya bunların birbirinden kopuk olmaları çok saçma bir durum mu?
Şimdi bu bakan gözle alakalı. Şimdi ben baktığım her yerde vahdetin bir kesrini gördüğüm için ben anlayabiliyorum, onun neden öyle bir kırılma yaşayıp bir savrulmada olduğunu fakat şunu görüyorum, buraya gelip tanıştığım insanlar arasında çok çeşitli geleneklerden, buna sol-marksist literatürde dahil olmak üzere, gelip kendi ruhsal süreçlerini benimle paylaşan, çıkmazlarını benimle paylaşan ve hani damardan diyebileceğimiz çok yoğun ruhsal arayışlar arasında olan insanlar var. Şimdi öyle insanlar var ki adam ölüm orucundan çıkıp geliyor, ölüm orucunda tabi orucun mekanizmasından dolayı ruhani tecrübeler yaşamış oluyor ve şimdi bunu sınıflandıramadığı, anlamlandıramadığı için bir şekilde bizi buluyor, biz zaten tesadüfe inanmadığımız için, yaydığımız enerjiyle onlar çekiyoruz. Dolayısıyla kopuk kopuk gibi de görünse, tabii o kitapçılığın, ticaretin gerektirdiği bir şey her çeşitten biraz bulundurmak gerekir. Fakat onları ben olta olarak kullanıyorum, o zokayı yuttuğu andan itibaren zaten onu beriye doğru çekiyorum.
Herkes için değil de, bu işin ehli için dediğin, muhakkak okuması gerekir dediğin kitap nedir? Entelektüel çaba içinde, her türden kitap okumaya çalışan biri için?
Bence her entelektüelin okuması gereken kitap Thoman Kuhn’un Bilimsel Devrimlerin Yapısı’dır. Fakat entelektüelliğin yeterli olduğuna katılamayacağım ben, entelektüel olmak yeterli değildir. Herhangi bir alana gönül vermek gerekir. Bunun hangi alan olduğu çok önemli de değil bence fakat abone olmuş gibi sürekli onu çok yakın takip ederek onla hemhal olduğunda zaten onun içindeki hikmeti damıtabilirsin. Yani her şeyden bir şey okuyarak, efendim benim şöyle genel kültürüm var böyle bir şeyim var diyerek, bence pek bir şey de olmaz. Yani tabi şimdi hepimiz buraya tekamül etmeye geliyoruz ama seçtiğimiz yollar çok çeşitli olabiliyor, dolambaçlı oluyor, bazen düz oluyor fakat orada yol işaretlerine dikkat etmek lazım. Hani bir ışık gördüğünüzde o arayışınıza sadık kalıp onda ısrar etmeniz lazım ki uzunca bir süre, yani sebat etmeniz lazım ki belli bir kanaate ulaşabilesin.Yani entelektüalizm şöyle der, ona bir deneyimden bahsettiğinde, verin kitabını okuyalım anlayalım der ama mevzu o değil yani. Dolayısıyla sadece entelektüel olmak kısır kalır yani.
Kendi sahaf dükkanını da merkeze alarak, sahaflığın Ankara’daki durumu hakkında ne düşünüyorsun?
Şimdi sahaflık piyasası biraz parsellenmiş gözüküyor fakat ben bunun değişeceğine inanıyorum. Batıdaki sahaflığa baktığınız zaman uzlaşma yönünde çok güçlü bir eğilim var. Bizde bu çok yeni yeni, tek tük, okuyuculuktan gelen gençlerin sahaf olmasıyla başladı, yavaş ilerliyor ama ben geleceğini sahaflığın uzmanlaşmakta görüyorum. Dolayısıyla şu an Ankara’da tiyatro üzerine uzmanlaşmış olan bir sahaf var, çizgi roman ve polisiye üzerine uzmanlaşmış olan bir sahaf var, metafizik üzerine uzmanlaşmış olan ben varım. Bunun gitgide artacağını düşünüyorum, başka türlü de bu işlerin esnaflıktan öteye geçebileceğine pek inanmıyorum. Çünkü eski sahaflar sadece sözlük okuyarak bir dili öğrenme kapasitesine sahip insanlar olurlardı, o yüzden yeni sahafların da en azından sunabileceği bir dünya görüşü ve evren anlayışı olması gerektiğine inanıyorum. Okuyuculuktan gelmeyen sahafların da ömrünün çok uzun olacağını düşünmüyorum. Yani onlar kurumlaşmaya gidemeyecekler bence. Türkiye’de sahaflığın kaderi zaten bu yüzden çok makustur, köklü sahaf bulmak çok zordur çünkü genelde gençler babalarının mesleklerini tercih etmezler. Dolayısıyla en kabadayısının ömrü yirmi-otuz yıl olur. Yirmi-otuz yılda insan ancak durup etrafına bakıp şöyle bir ne oluyor ne bitiyor anlayabilir, yaşı kemale erince, ellisinden sonra, en verimli döneminde genelde sahaflık ya vefat sebebiyle ya da başka nedenlerle güme gidiyor bizim ülkemizde. Yani usta-çırak ilişkisi ve o silsilenin devamı sekteye uğramış durumda, sıkıntı burada.
Okuma kültürü bir kere iç açıcı bir durumda değil, bir kere okuyan kesim genelde otuz yaş ve üstü, otuz yaş altında ciddi kitap okuyan oranını yüzde bir civarında görüyorum ve kötü kitap basılma oranının gitgide arttığını görüyorum. Eskiden yeni çıkanlar arasında on kitaptan beşini almak isterdim, şu an bir tane bile ya çıkıyor ya çıkmıyor. Dolayısıyla insanlarımız kötü kitap okumaya alıştırılıyor, korsanla, ucuz kitap mantığıyla ama biz aynı fiyata çok kaliteli kitaplar da satıyoruz. Bir kısım insanımızın zaten ikinci el kitap bilinci yok, kitap yeni kitapçıdan alınır zannediyor, yani üniversiteye başlamış gençler arasından arkadaşlarla dışarıda tanıştığımda “ben sahafım” dediğimde “neyin sahafısın?” gibi bir soru gelebiliyor ya da Türk dili ve edebiyatında master öğrencileri “hocam bu kitapları nereden bulacağız, internette yoktu” gibi şeyler geliyor ve ondan sonra o hoca, bütün öğrencilerini topluyor sürü halinde Ankara’nın bütün sahaflarını gezdiriyor. Adam buraya kadar dükkanıma geliyor, bana diyor ki “bunların listesi var mı internette”, “arkadaşım” diyorum “bunların hepsi karşında zaten, bakabilirsin, hangi konuyla ilgileniyorsan orayı göstereyim”, “yok” diyor “ben listesine bakacağım internetten.” Yani her şeyin internette olmadığını bir on yıl içerisinde anlayacaklar. Bilgisayar ekranından kitap okunamayacağını da bir on yıl içerisinde anlayacaklar. Mesela ben uzun süre kitabı internetten satmaya karşı çıktım çünkü ben belli bir zaman ve mekanda bulunduğum için o kitaba sahip oldum, sadece param olduğu için değil. Yani bir insan sadece paraya sahip oldu diye bir kitaba sahip olamamalı bence. Çünkü bir kitaba temas ederken benim ona dair tecrübemi aktarmam lazım, edebini adabını aktarmam lazım. Her kitabın da herkese satılabilir olduğunu da düşünmüyorum. Burada bazen “o kitap sana yaramaz” dediğim, gönderdiğim arkadaşlar oluyor, kusura bakmasınlar ama.
Ne tepki veriyorlar, zorlarına gidiyor mu?
E şaşırıyorlar tabii, böyle bir şeyle hiç karşılaşmadıkları için.
Yani satmıyorsun?
Evet satmıyorum, “o satılık değildir” diyorum kibarca. Dikkat çekip bunun sohbetini yapanlar oluyor ama genelde ne olduğunu anlayamayıp arkalarına bakmadan kaçıyorlar.
…
» Söyleşi: Abdullah Başaran – M. Fatih Kutan


