Birinci yılını doldurduğumuz Müfredat’tan geriye doğru baktığımızda, hedeflediğimiz noktaya kısmen ulaştığımızı görüyoruz. Kısmen, çünkü ulaşılamayan ışık küresi gibi biz ilerledikçe hedeflerimiz de ilerliyor. Sanırım bizi hâlâ bu zahmetli yolda tutan şey, basit bir idealizmle başlayıp realist adımlar atmamız, ayaklarımızın yere sağlam basıyor oluşu. Bizim adımlarımız, bizim ayaklarımız, bizim duruşumuz, klas duruşumuz. Burada “biz” ifadesini tüzel olarak dergi adına değil beraber çalıştığımız, yazılarını, gündemlerini, fikirlerini, hatalarını, kabullerini paylaştığımız bir yığın yürek için kullanıyorum. Biz, bu klas duruşumuzla iyi bir iş yapıyoruz; muhabbet ediyoruz.
Zannetmeyin ki iki idealist kitap kurdu biraraya gelir ve fikirlerini birleştirip hop diye Müfredat adında bir sonuç çıkarırlar. Evet, merkeze yakın orada bir yer de kitap durur; ama işin aslı etrafta dönen muhabbette. Yazılarıyla, fotoğraflarıyla, değerlendirmeleriyle, fikirleriyle, eleştirileriyle yanımızdakilerin muhabbetinde. Muhabbet. Biz müfredatı tasarlarken sert çizgilerle, bir okunması gerekenler listesini yapmayı değil müfredatın içine (özelinde) muhabbeti, (genelinde) sözlü kültürü de dâhil etmeyi amaçladık. Bizim işimizin kitap değil “fikir” olduğunu göstermeyi amaçladık. Bu amaç doğrultusunda Müfredat’ta “iyi” söyleşiler düşündük, planladık. Popülizm eleştirilerinden, bilinen meselelerden, hep aynı söylemlerden sıkılan okuyucu için alternatifler olarak yaklaştık söyleşiye. Meşhura değil ilme, irfana rağbet gösterdik. Söyleşileri bir boşluk doldurma olarak değil bir kültür meselesi olarak gördük. Durduğumuz noktanın sağlamlığının sınanması yıllar içerisinde olacak, resmi konuşmak, ne bize ne sıradan okuyucuya düşecektir. Bize düşen yalnızcagayrettir. “Biz” bunu iyi yapıyoruz.
…
» Abdullah BAŞARAN

