Kasım ayında büyük bir kıyamet sahnesi oynadık hepimiz. Avrupa Yazarlar Palamentosu toplanacak, toplansın. Türkiye’den ve dünyadan birçok yazar katılacak, katılsın. Gelip bir güzel edebiyat üzerine muhabbet edecekler, etsinler. Bir yazar varmış, Nobel Edebiyat Ödülü’nü de almış, adı neymiş, Naipaul muymuş, işte o da gelecekmiş, gelsin. Ama onur konuğu olacakmış, ha bak orada kalacaksın, olmasın, o “…” adam olmasın! Evet, kıyamet geldi ve çattı. Bağrışmalar, çağrışmalar, birbirlerine laf geçirmeler, suçlamalar, hakaretler, ötekileşmeler, ötekileştirmeler. Başlı başına zırva. Aslında ilk tepki gayet anlaşılabilir. İslamcı bir gazete, “Gelmesin bu gâvur” manşeti atar ve başlar parodi. Ya hu, ciddiye alınacak bir tarafı mı vardır ki bu kadar üzerine gidilir bu manşetin? Ama yok, İslamcı bir gazete attı ya, vurun bütün abalı hemşehrilerine, herkes İslamcı, herkes ham yobaz kaba softa. Merkezde kim mi var? Basit. Tabi ki Cihan Aktaş. Ve onun gibi düşünen birkaç yazar daha. Gayet düzgün bir üslupla Naipaul’un katılmasından ziyade “onur konuğu” olarak davet edilmesine karşı çıkan Cihan Aktaş’adır tüm hücum. Yazık olmuştur. Eğer bir kimse, “onur konuğu”na böyle bir şahsiyeti yakıştıramıyorsa ve bu yakıştıramama basit bir söylemden öte gerekçeliyse, dinî duygularını, insaniyetini gerekçe olarak sunuyorsa, işte burada eleştirinin dozajını ayarlamamız gerekir. Bir kişinin bu toplantıya katılma hakkını savunurken bir diğer kişinin eleştiri hakkı elinden alınmaktadır.
Buraya kadar olan eleştiri dozajı meselesi bir şekilde anlaşılabilir. “Aman gâvur o zaten, gelmesin” görüşüyle “bunlar zaten gerici, yobaz, görüşlerine itibar edilmez” görüşünün çatışması mâlum olan bir çatışmadır. Ancak yine de sıhhatli görüşler altında bu çatışma normal düzeye inebilir ve saygı çerçevesinde konuşmalara devam edilebilir. Bundan daha kötüsü, edebiyatçılarımızın kendilerine kutuplaşacak bir mesele aramasındadır. Bu bazen edebiyatta erotizm olur, bazen din söylemlerinin yanlışlığı, bazen argo, bazen etnik köken. Bu seferki konu ise gâvura gâvur deyip dememekte. Basit bir mesele, bir anda muhteşem bir kutuplaşmayı tetiklemektedir. Yok Ömer Lekesiz Cihan Aktaş’a saygısızlık eder, Hilmi Yavuz Naipaul meselesinde tabiki protesto kartını seçer, İsmet Özel Hilmi Yavuz’u “bir yerlerin emriyle yazan kişi” olarak suçlar, Murat Uyurkulak “Naipaul gelmiyorsa ben de gelmiyorum” resti çeker, Murat Menteş centilmenliğin esas olduğuna vurgu yapar, birileri onun bu tavrını fazla liberal bulur ve hatta “özünden kopuş” olarak niteler, falan filan. Evet, centilmenlik esastır. Evet, o gelmiyorsa Uyurkulak da gelmesin, onun görüşüne de saygı duymamız gerekir. Evet, Hilmi Yavuz uyarır bizi bu adam için, bu da güzel. Hatta Menteş der ki, Hilmi Yavuz uyarabilecek yerde mi ki, kendini entelijansiya olarak görürken, diğer entelijansıyayı ne görüyor der. Bu da doğru. Cihan Aktaş bir sömürge yazarı olduğu ve müslümanlara hakaret ettiği için aynı masada olmak istemez, bu da gayet yerinde. Kimi neye nasıl suçlayacağız? Her şey ortada, ancak keşmekeşten görülmüyor. Görülen tek şey var ki kutuplaşmanın zırva olduğu. Naipaul’un gelmesi gerektiğini düşünenler onun gibi gâvur olmayacağı gibi, gelmesini istemeyen entelektüel kesim de yobaz olarak nitelendirilemez. Cihan Aktaş’a, bilmem hangi köşe yazısında, “Zaten Naipaul’u da okumamış” gibi cahil cühela laflar edilemez. Bu kargaşadan hiçbir taraf haklı çıkmayacaktır, burası kesin. Çünkü Naipaul’ün gelip gelmemesi basit bir mevzudur. Edebiyatçılarımızdan basitle iştigal değil edebiyat beklemekteyiz.
Bu sayının gecikmesinde bizlere yardımcı olan sınavlar ve hayat telaşesi, elbetteki büyük bir bahane sayılamaz. Umuyoruz ki böyle bir gecikmeyle yeniden karşılaşmayız. Bir sonraki sayıda görüşme ümidi ile.
…
» Abdullah BAŞARAN

