MEHMET ÂKİF’İN MEKTUPLARI, YUSUF TURAN GÜNAYDIN, EBABİL Y., 2009, 153 SAYFA

Son yıllarda bir yandan Safahat yayınlarında adeta patlama yaşanırken bir yandan da daha kayda değer bir gelişme olarak Mehmet Âkif’e dair araştırma ve inceleme eserlerin arttığını tespit etmek mümkün. Üstelik bu kayda değer gelişme, Safahat’ın aynı versiyonunun farklı yayınevi logolarıyla çoğaltılması gibi niceliksel de değil. Mithat Cemal Kuntay ve Eşref Edib’in Âkif’e dair eserlerinin yeniden basılması, Fazıl Gökçek’in yeni Safahat neşri ve Âkif’in şiir dünyasını incelediği eseri, A. Vahap Akbaş tarafından hazırlanan ve Âkif’in makale, tefsir ve vaazlarını içeren Düzyazılar kitabı ve Yusuf Çağlar’ın Aile Albümünden Fotoğraflarla Mehmet Âkif Ersoy adlı fotobiyografik çalışmaları özellikle anılması gereken yayınlardı.

Bunlara ilaveten Hece, Yedi İklim ve Kültür gibi süreli yayınların hazırladığı Mehmet Âkif özel sayıları da literatüre farklı katkılar sağladı. Bu özel sayılar haricinde birkaç önemli imzanın yazıları da dikkatlerin yeniden Âkif üstünde odaklanmasına yardımcı oldu. Hakan Arslanbenzer ve Ahmet Güntan’ın 2007-2008′de Kitap-lık, Fayrap ve Mahfil’ de yazdıkları, Âkif’i bir merkez olarak konumlayarak “Âkif’te buluşmak” fikrini vurgulayan yazıları bu bağlamda anılabilir. Bu yazılar, özellikle Âkif’in günümüz şiiri üzerindeki etkilerini ve Âkif şiirinden devralınabilecek tecrübeleri açık seçik ortaya koyması bakımından önemliydi. Yine bu yazılar yankıları itibariyle özellikle edebiyat ortamında olumlu bir harekete yol açtı.

Âkif’e dair yapılan incelemeler arasında şairin hayatını işleyen eserlerin azınlıkta kaldığı muhakkak. Tabii bunda, temel alınacak belge ve malzemenin azlığı da etkili. Mâlum, hem yaşadığı dönemin şartları hem de bu dönem içindeki duruşu nedeniyle inişli-çıkışlı, sıkıntılı bir hayat sürmüş Mehmet Âkif. Lise kısmını bitirdiği Mülkiye Mektebi’nin yüksek kısmına devam edecekken babasının vefatı ve evlerinin yanması ile başgösteren geçim sıkıntısı yüzünden Baytar Mektebi’ne yatılı girmesinden, Milli Mücadele sonrasında döndüğü İstanbul’u bıraktığı gibi bulamayınca Mısır’a gidişine kadar birçok zorluk çekmiştir. Bu anlamda çileli bir hayat sürdüğü rahatlıkla söylenebilir. Hatta çilesi vefatından sonra dahi sürmüştür. 27 Aralık 1936′da vefat edince önce Edirnekapı Mezarlığı’na defnedilir, fakat yol yapımı nedeniyle 1960′ta mezarı Edirnekapı Şehitliği’ne taşınır.

Âkif’in hayatının farklı dönemlerine ilişkin yazıya aktarılmış çeşitli tanıklıklar bulunmakla birlikte, neler yaşadığını ve hissettiğini kendi mektupları kadar doğrudan ve somut ifade edebilen de yoktur. Aslında bu, her sanatçı için geçerlidir az-çok. Fakat söz konusu olan, mektupları dışında hatıra veya otobiyografik metinleri bulunmayan bir yazarsa, bu mektuplar daha da önem kazanıyor. Mehmet Âkif’in mektupları da son yıllarda kitap bütünlüğüne kavuşan önemli eserlerdendi. Edebiyat araştırmacısı Yusuf Turan Günaydın tarafından hazırlanan Mehmet Âkif’in Mektupları Ebabil yayınlarınca 2009 yılında neşredildi. Kitabın başında Günaydın tarafından yazılan altı sayfalık bir sunuş yer alıyor. Sunuş’un ilk cümlesi, mektupların önemini net bir biçimde ortaya koyuyor: “Âkif’in mektupları yakın tarih açısından taşıdığı önem kadar, Türk edebiyatının bu önemli şairini duygusal, edebî ve fikrî yapısı içinde değerlendirebilmemiz açısından da ilgi çekici metinlerdir.” Bir tanesi ilk kez bu kitapta okuyucu karşısına çıkan yetmiş kadar mektubu yazıldıkları muhataplarına göre tasnif etmiş Günaydın. Bunlara açıklayıcı dipnotlar ve kaynak bilgileri eklemiş. Ayrıca kitabın sonunda mektupların gönderildikleri kişilerin biyografileri ile mektuplarda zikredilen isim, eser ve mekânları barındıran indeks yer alıyor.

Kitabın ilk bölümünde yer alan ve Âkif’in ailesine (iki kızına ve damadına) yazdığı mektuplar özellikle şairin tabiatına dair önemli ipuçları barındırmaktadır. Âkif’in, o meşhur fotoğrafıyla zihnimize kazınan mütevekkil ve müeddep hali mektuplardan da görülebiliyor. Kızı Suat’a yazdığı 6 Ramazan 1352/23 Kânûnuevvel 1933 tarihli mektubun şu satırlarına bakalım: “Sizi çok göreceğimiz geliyorsa da Allah afiyet verdikten sonra bu ayrılıkların hiç hükmü olmayacağını düşünerek teessürümüzü tadil ediyoruz. Eğer ocağınız, odununuz varsa tabanlarınızı ateşe vererek uyku çekmek hakikaten hoş olur. Ben baytarlıkla Rumeli’nde dolaştığım sıralarda kışın; karda, buzda iyice donarak akşama doğru bir ocaklı oda bulup ateşe karşı yaslandığım zamanki zevkimi hiç unutamam.” Yine bu satırlar, Âkif’in dertlerine, tasalarına dair de bilgi vermektedir. Sağlık, sıhhat, afiyet vurgusu bunda olduğu gibi birçok mektupta açıkça yer almaktadır. Bir diğer mektupta denildiği gibi “İşin başı sıhhat, selâmet”tir. Elbette bunda, şairin yaşının ilerlemesi, ihtiyarlaması da etkilidir. Mısır’ın “gayet güzel” giden havalarında üşümesini ve paltosuz gezememesini esprili bir dille yazar, damadı Muhittin ve kızı Feride’ye: “Mısır’da üşümek müsabakası açılsa, hiç şüphe yok ben kazanırım.”

Tevekkül ve kanaat de, olmazsa olmaz bir şarttır Âkif’te: “İnsan daima hâlinden hoşlanmanın yolunu aramalı. Aramazsa cennette bile rahat edemez.” Malûm sağlık sorunlarına ve bitmeyen maddi sıkıntılarına rağmen her koşulda, daima şükreder. Üstelik sadece kendisi değil, eşi de hastalıklarla boğuşmaktadır. Eşref Edip’e yazdığı mektuplardan birinde (31 Ekim 1931 tarihli) iki sıkıntısı da (sağlık ve parasızlık) adeta trajik bir hâl alır: “Ben refikamın senelerden beri devam eden hastalığı, memleketin de pahalılığı dolayısıyla fevkalâde müzayaka çekiyorum. Çok zamanlar Hilvan’dan Mısır’a inmek için yol parası bulmak müşkilâtına uğruyorum.” Âkif’in şahsî buhranı yetmezmiş gibi ülke olarak Mısır da ciddi bir darlık halindedir. Bu durumda başkalarından borç almak bile imkânsızlaşmıştır. Kaldı ki, Âkif zaten “borç içinde”dir. Söz konusu mektubun sonunda Âkif’in Eşref Edip’ten küçük bir de ricası vardır. Gelirken bir çift “fotin” getirmesini rica eder Âkif. Maişet sıkıntısı çoğu dönem peşini bırakmamıştır büyük şairin.

Âkif’in mektuplarında sıkça geçen konulardan biri de üzerinde çalıştığı Kur’an tercümesidir. Hatta bir zaman sonra tercüme dışında hiçbir şeye vakit ayıramaz hale gelir. Daha 1926′da Mahir İz’e yazdığı mektupta “bu ağır vazifeyi taşımak melekesi”nden söz eder Âkif. Ve ekler: “Bakalım Allah tevfikini lütuf buyuracak mı?” Tercüme süresince, yıllar boyunca sadece bu işe odaklanır Âkif. Şiirleri rafa kaldırır, dış dünyayla ilişkisini minimuma indirir, İstanbul’daki dostlarıyla mektuplaşma işini bile aksatmaya başlar. Çünkü bunların hepsi tercümeye fasıla vermekle mümkün olacaktır. Buna ise asla müsaade edemez. Şiir yazma arzusu zaman zaman gelip kapısını çalsa da “tercüme işini ikmal etmeden şairliğe kalkışmağı doğru” bulmadığı apaçık ortadadır. 17 Aralık 1929′da yine Mahir İz’e yazdığı bir mektupta tercümenin bittiğini fakat tebyizinin (temize çekme) sürdüğünü söyler ve ekler: “Bakalım o mu benden evvel bitecek, yoksa ben mi ondan evvel biteceğim!” Bilindiği gibi, TBMM’nin kararıyla Âkif’e verilen bu tercüme görevi sonucunda ortaya çıkan meal ne yazık ki tamamlanıp yayımlanma imkânı bulamadı. Âkif’in vasiyeti üzerine mevcut nüshalar da yakılarak ortadan kaldırıldı. Öte yandan Mısır’da olduğu dönemde merak ettiği, bilgi almak istediği kimi konular da vardır. Mesela Mahir İz’e bir mektubunda, İstanbul’da gelişen yeni edebî akımları, eserleri sorar. Hemen bir sonraki mektubunda (23 Mayıs 1928 tarihli) ise Mısır’da duyduğu o yılların genç şairi Faruk Nafiz’in şiirlerini ve hece veznine kattıklarını sorar. Bu bağlamda mektuplar hem Âkif’in tercüme sürecine hem de bu konudaki düşüncelerine tercüman oluyor.

Mehmet Âkif’in Mektupları, İstiklâl Marşı şairimiz büyük Âkif’i, Suat’ın, Tahir’in babası, hayatın içindeki sade insanla meczederek sunuyor bize. Âkif’in hayatına dair çok önemli bilgi ve ipuçları içeren mektuplar aynı zamanda şairin edebî ve fikrî cephelerine dair de güvenilir bir kaynaktır.

» Ali Görkem USERİN

About these ads