“ve sabır
olmasaydı
yeryüzünde
birgün
kalınabilir miydi?”
Efendimiz “Beni, Hûd Sûresi ihtiyarlattı.” der bir hadisinde. En büyük Peygamber’in niçin böyle buyurduğunu tam olarak kavramamız mümkün değil. Çünkü gerçekten (bir hâli) bilmek, ancak onu yaşamakla mümkündür. İlk gençlik dönemimde beni en çok hırpalayan şairlerden biridir İlhami Çiçek. Dünya görüşleri, hayatı algılayışları, belirsizlikleri, keşmekeşleri, duyarlılıkları bakımından benzeşen kişilerin birbirleriyle rastlaşmaları olağandır. Gene de İlhami Çiçek şiiriyle ilk buluşmamı değerlendirirken, bunun bir şans olduğunu kolayca söyleyemiyorum. O’nun o “özel” durumunun da biliniyor olması, şiirindeki kuşkudan kaçan tedirginliğin, zavallı ruhumun peşine takılmasına sebep oluyordu. Üstelik yalnız da değildi bana tebelleş olduğunda. Yanında içinde “bağışlanması güç kuşku”yu da barındırıyordu.
“kuşku bağışlanmasa da
tedirginlik doğal sayılabilir”
Dahası da vardı: İki yıl aynı evi paylaştıkları dostu Cahit Yeşilyurt’a bile anlat(a)madığı onlarca hâliyle kendini şiirine yedirmiş Göğekin’in nerdeyse somutlaşmış varlığı.
“yerine göre piyon da bir tufandır
içinde hep bir vezir sürekli mahzun
düz gider çapraz vurulur ve uzun uzun
günbatımlarını çağrıştırır”
Yaşamının sağlamasını şiiriyle yapmış ve ürpertici, korkutucu bir boşluksuzluk bırakmıştı geride. Bu yüzden O’nu okurken nereye saklanacağımı bilemez olurdum. Kaçacak bir delik, sığınak bırakmamıştı. Keşke bırakmış olsaydı.
Rastgele ve ani bir çıkışla yazılmamıştır Çiçek’in şiiri. Kalbin derinliğinde kaynaya kaynaya kelimelerle, imgelerle günyüzüne çıka(rtıla)n bir şiirdir. Satranç Dersleri’nin uzun soluklu bir şiir olması, İlhami Çiçek’in şiirini bir duygulanım anından hemen sonra hızlıca yazmadığının en iyi göstergesidir. Şiirin en uyarılmış şekilde karşılandığı o bölgeye gidip uzun bir süre hizmet ediyor, kelimeler, imgeler, metaforlar arasında en iyi mısralar için mekik dokuyor. Yorgunluktan bitap düşünceye kadar. Varoluşun ağır yükünün farkına çok erken yaşlarda varan Çiçek, Zarifoğlu’nun bahsettiği şiirin saldırısına uğrayanlardandı belki de. Çünkü çocukluktan itibaren şiirle hemhal olmuştu. Aşıklık geleneğinin devam ettiği Erzurum’da yaşayan bir hassas ruhun, bundan etkilenmemesi düşünülebilinir mi? Daha sonra lisede ve üniversitede bu okumalar genişleyerek ve koyulaşarak devam edecektir. Halk şiirinden, divan ve tekke edebiyatına geçiş yapan Çiçek, şiiri hayatının merkezine yerleştirdikten sonra Nuri Pakdil’in Edebiyat Dergisi çevresinde aradığı Öğreti ve önemsemeyi de yakalamıştır. Kaderin cilvesinin nerde, nasıl tecelli edeceğini kim bilebilirdi ki?
“aşkın da
katları vardır-kadim
kabarık bir öyküdür alınyazısı”
İlhami Çiçek, bu dönemden sonra, adeta alem-i misalden, yani farklı bir dil dizgesine sahip olan bir boyuttan gelen akını, bu dünyadaki duyarlı ruhların anlayabileceği bir inişli-çıkışlı, gerilimli şiir diline çeviriyor. Sanatçının, İbn Arabi’nin mertebelendirmesinde “berzah” dediği mertebeye denk düştüğünü düşünüyorum. Şair İlhami Çiçek, dünya ile şiir evreni arasındaki berzahı aşmak için yazıyordu belki de.
Sanki şiir, Çiçek için hem bir tutamak-dayanak hem de O’ndaki gerilimi arttıran bir kara büyü. Beslendiği bu gerilim anları O’na ürpertiye, korkuya açık şiirler yazdırırken, dünyaya çocukluğundan beri tam uyum sağlayamamış ruhundaki dalgalanmaları da arttırıyor. Dalgalanmaları, gerilimleri ötelemek veya dengelemek için ortaya koyduğu şiirsel çaba, O’nun berzahta olma halini daha da belirginleştiriyor.
“arıyor diye duydum bir şeyi
çağın unutturmak istediği
belki derin bir gök resmini
ye’si biçen o eşsiz kılıncı gürbüz hamleyi”
Sadece şiir yazarken ip üstünde değildir ki O. Toplumdaki ve toplumsalın işleyişindeki aksaklıklar, sahtelikler, O’nu ta çocukluğundan beri kendisinin üzerinde yalnız yürüyebileceği bir sırat köprüsü’ne mahkum etmiş gibidir. En azından o böyle düşünmeye yatkındır.
Dünya işlerinin acemisi olması, yaşı ilerledikçe kitaba, şiire daha çok sığınması O’nu dünyanın normal olmayan reel halinden daha çok koparmıştır. Bu kopuş, ölümüne değin süren doğurgan bir kopuştur.
“dönüp nefsini içine tuttuğun yüzündür
senin yüzün – paramparça
bölük pörçüktür
şu kuytu kalabalıkta
şu yalnızlıkta
ivedi ve kirlisarı
dişiliğini kullanıyordur kuşku
lüks oteller gibi kuşku kuşku”
Şiirindeki düzen ve işleyişi en mükemmel şekilde görünür kılabilmek için sarfettiği sanatsal çaba, O’nu aşamayacağı bir yorgunluğa duçar etmiştir. Yani sanatında belirginleşen bir ışımayı varederken, farkına olmadan-bilmeden sonunu çağırmıştır bununla. Şiirin çalışkan arı işçisi, balını bize sunarken zehrini kendine akıtıyordu. Saatlerce, günlerce, aylarca yoğunlaşarak çalışırken, tedirginliğin İlhami Çiçek duyarlılığına kuşku çullanıyordu.
Çağın ve içinin denetleyemediği kötücül baskılarına, vehimlerine zor bela direnen, kendi cüzi özgürlüğünde şiirin verimliliğine sığınarak isimlendiremediği kör baskını bertaraf etmeye çalışan Çiçek, kışlada bu direnci kaybetmiş olmalı.
“sen ey atını kaybeden oyuncu
bir ilkyazdan koca bir güz yontan adam
bırak oyunu”
Somutlaşmış katı dış düzen, kurmak istediği oyunun taşlarını yerinden etmiş olmalı. Ki yürümenin dışında her eylemin adı kaçıştı. Kaçışını durdurmak için kendini durdurdu.
“eğilip o oyuncu
uzatsa boynunu buyruğa”
Bezginlik bir cinnet halinde O’na galebe çaldı ve ‘oyun’ bitti.
“göğe bezgin bakanların bir türlü öğrenemediği
bir oyundur satranç”
Tedirginliğin ve kuşkunun Yezidleri, yalnızlığının çölünde, iradesini elinden alarak O’nu meleklere teslim ettiler. Mahzun, müteellim, mahcup (çekingenliğin örtülerine bürünmüş) bu genç mümin şairin elini, kader, uzaktaki dostlarından evvel davranarak tuttu ve O’nu kendi geri döndürülemez gerçekliğine çekti. Ecinnilerin müphem ve mevhum olması ne kötü: Utanmıyor, doymak nedir bilmiyor. En güzel adamlarımızı, biz de bir yerlerde çırpınırken, elimizden alıveriyor. Ama biz şuna iman etmişiz: Allah’ın rahmetinin kuşatıcılığından kuşkulanmak affedilmez bir hatadır. İlhami Çiçek, sevdiklerinin binbir duası ile rahmet-i Rahman’ ın genişliğinde meleklere şiirler okuyordur inşallah.
“yalnız hüznü vardır kalbi olanın
hüzün öylece orta yerdedir
tuhaf bir yarma yaşanıyordur”
…
» Mustafa Nezihi PESEN



ne denir ki : yalnız hüznü vardir kalbi olanın..