BİR HAYAT TARZI ELEŞTİRİSİ: İSLAMCILIK, CİHAN AKTAŞ, KAPI Y., 2007, 280 SAYFA
…
Postmodernizm’in en belirgin özelliği, ortaya kavramlar koyması -ya da bu kavram yaratmadaki maharet dolayısıyla kusması mı demeliyiz?- sonra o kavramların tanımlanmasında karmaşa yaratmasıdır diye düşünüyorum. Sanki insanın çok ihtiyacı olmayan bir alet icat edip sonra onun bulunmasını, satın alınmasını zorlaştırması gibi. Hemen hemen aynı zaman aralığına denk gelen 28 Şubat ve 11 Eylül de Müslümanlar için kaos çağının başlangıcını işaret eder. İşte bu kaotik kavram bulutuna yüzlerce yıllık İslamî kavramlar da eşlik eder/etmek zorunda kalır. İslamcılık gibi ecnebi bir tanımlamayı Müslümanlar zar zor da olsa içselleştirmiş, daha sonra bu kavram çerçevesinde bir uzlaşma oluşturulamamış, buna rağmen ironik bir şekilde İslamcılıktan istifa ilanları dört bir yanda asılmaya başlanmıştır. Ne’liği ve nasıl’lığı henüz tanımlanamamış genç bir kavramın olumlu veya olumsuzluğu belli değilken bir yenilgi psikolojisine girmiş olmak Müslümanlar açısından bir netlik yoksunluğunu işaret eder.
28 Şubat/11 Eylül miladından sonra onlarca entelektüel, edebiyatçı, fikir önderi ve âlim İslamcı olmaktan vazgeçtiklerini açıkladı. Tümü hakkında aynı yargıya varmak zorsa da genel itibariyle bu, İslam’ın toplumsal hedeflerinden feragat edildiğinin ilanıydı. Artık bireyci ve aksiyondan uzak bir düşünsel altyapı oluşturma çalışmalarına girişilmiş, eskiye reddiyeler ve itiraflar neredeyse tüm haber kanalları, gazete sayfalarını doldurmuştur. Bu tavır özeleştiriden ziyade, eskiyi reddetme niteliği taşımaktadır. Müslümanların hayatlarında büyük rol oynayan figürlerin bir bir mevzilerinden ayrılması sonucu bir hayal kırıklığı ortamının şekillenmesine neden olmuştur. Postmodern darbenin baskıcı ortamının biraz yumuşamasından sonra ortaya çıkan yozlaşma da Müslümanların amaç ve yaşam biçimlerindeki değişime katkıda bulunmuştur.
Tüm bu kasvetli havaya rağmen düşünce önderleri her zaman mevcut olmuştur. Cihan Aktaş da yaklaşık on beş yıllık bu travma döneminde Müslüman aydın olma bilincini hiç kaybetmemiştir. Geçmişin yanlışlarından dolayı inkâr ve reddiyeye yönelmemiş, özeleştiri ve -80′lerde başlayan- düşünsel yeniden yapılandırma çalışmalarına bu dönemde de devam etmiştir. İslamcılık kavramının içerdiği toplumsal ve devrimci anlamı sahiplenmiş ve sıkı eleştirilerde bulunduğu kadar, buradaki kusurun İslamcılıkta değil İslamcılarda olduğunu belirtmiştir. Nihayetinde İslamcılık, İslamî ve Kur’anî kavramları kapsadığını iddia etse de beşeri bir ideolojidir ve hataları da mevcuttur.
Cihan Aktaş, bu kavram üzerine yazdığı kitapta özeleştiriyi hem İslamcılık üzerinde kullanıyor hem de İslamcılığın kendi içinde barındırdığı bir özeleştiriden bahsediyor. Böylece İslamcılık, Aktaş’ta hem özeleştiren hem de özeleştirilen oluyor.
”İslamcılık, dini kaynaklardan hareketle bir taraftan dinsel anlayış ve yaşantıları, diğer taraftan da modern hayat tarzlarını sorgulayarak yol alan güçlü tarihsel bir dalgadır. İslamcılık aynı zamanda, Müslümanların tarihsel hareketi içinde dönem dönem yükselerek İslamiyet’in anlaşılma ve yaşanma biçimlerini teoride ve pratikte tartışmaya açan bir hareket olarak da tanımlanabilir. Esasında İslamcılığın çıkışı, İslamiyet’i hayata ilişkin önemli iddialardan yoksun, sadece ahretle ilgilenen ve batı modernizmi karşısında dünyevi iddialar açısından geriye çekilmiş bir din olarak kabullenemeyen ve fakat Müslümanların dünyevi plandaki eksikleri ve yetersizlikleri üzerine sorular soran bilinçlerle ilişkiliydi. İslamcı profil, ‘dini’ dini olarak nitelendirilen mevcut kurum ve cemaatlerin oluşturduğu dindarlığın dışında bir yönelimi temsil ediyordu Türkiye özelinde bir değerlendirme yapacak olursak, İslamcılığın bir Müslümanı ayırt eden bir sıfat olarak kullanılmaya başlandığı yıllarda Müslümanların siyasal eğilimlerini nitelemek için sağcı, muhafazakar, Erbakancı, hatta ‘Nurcu’ gibi sıfatlar zaten yaygın olarak kullanılıyordu. Bu açıdan açıktır ki ‘İslamcı’, Müslümanların tarihinin özel bir döneminde, özel bir İslami anlayışı açıklayan kullanışlı bir sıfat olmuştur. ‘Sağcı’ ya da ‘muhafazakâr’ gibi sıfatlar ne kadar meşruysa, İslamcı sıfatı da en az aynı ölçüde meşrudur.”(1)
Bir Hayat Tarzı Eleştirisi: İslamcılık, Cihan Aktaş’ın dergi yazısı, röportaj ve konuşmalarının toplamı niteliğinde. Bu özelliğiyle kitap dağınık ve plansız bir yapı izlenimi vermektedir. Oysa Cihan Aktaş İslamcılık kavramı üzerine Türkiye’de en fazla kafa yoran yazarlardan biridir. Ve bu konuda toplama yazılar bütünü değil de ayrıca yazılar oluşturup bir kitap yazsa bu kitabın bir başucu kitabı olacağı tartışılmaz olsa gerek. Bu alanda bir öykücü ve romancı olarak Cihan Aktaş, birçok erkek yazarın yapamadığını yapmış, İslamcıları İslamcılığı olduğunu reddetmeden eleştirmiştir. Bu noktada Aktaş, İslamcılıkla değil aslında yozlaşmış İslamcılarla hesaplaşmıştır kitaplarında. İslamî bir yükümlülük olan “iyiliği emretmek, kötülükten men etmek” şiarını bir Müslüman aydın olarak üstlenmiştir.
İslamcılığın doğuş, yükselme ve düşüş dönemlerinden kesitler vererek değerlendirmelerin sunulduğu kitapta, başlıklar halinde İslamcı figürler anlatılıyor ve tanıtılıyor. 80′li yılların diyanet vaizelerinden, Nurulhak Saatçi gibi 28 Şubat’ın kurbanlarının hayatından, eski ve yeni başörtüsü mağdurlarının yaşamından kesitler eklenerek anlatılıyor. İslamcılık kitapta kesif bir şekilde kadın bakış açısıyla ve de kadınlar üzerinden anlatılıyor. Hatta kitabın önemli bir yekûnunu İslamcılıktan bağımsız olarak kadın sorunları ve feministlik konuları oluşturuyor.
İslamcılık bir sorgulama ve yorumlama biçimidir. Gelenek ve modern arasında kalan insanlara bir üçüncü yol sunar. Cihan Aktaş diğer birçok İslamcıdan farklı olarak geleneğin devamlı olumlanmasına karşı çıkar.(2) Örneğin kadına bakış açısı ele alındığında Cihan Aktaş, kendisinin de içinde olduğu İslamcılığı benimsemiş kadının sokağı yalnız çıkmasını yadırgayan, gazete ve dergilerde yazı yazsa bile kendi ismini veya resmini kullanılmasına şiddetle karşı çıkan, kadını sokakta yürürken dahi fitne kaynağı olarak gören anlayışla mücadele ederken, seküler-Kemalist paketlerle de mücadele etmek zorundadır.(3) Bu anlamda Müslüman kadın iki koldan yürütür mücadelesini. Bu mücadele bir başarıya da ulaşmıştır kısmen de olsa. Şafii âlim İmam Nevevi’den referans alarak kadın isterse bebeğini emzirmez, istemezse ev işi yapmazdı. Türkiye’deki Müslüman kadın bu denli feminist bir refleks hiç göstermemiştir ancak bu gibi fıkhî açılımlarla erkek egemen yorumun aşılmasına büyük katkı sağlamıştır.
Bilindiği üzere, Cihan Aktaş roman ve hikâyesinin en önemli konularını 80′li yılların yükselen değeri İslamcılık ile 28 Şubat sürecinden sonraki post-İslamcı anlayışın eleştirisi oluşturur. Bir Hayat Tarzı Eleştirisi: İslamcılık kitabında da buna sıkça değinir. 28 Şubat sonrası yozlaşmış ortamda başörtülü kızların İslamcı şirketlerde ya iş bulamaması ya da aynı işi yapanlara göre düşük maaş almasını devamlı gündemde tutar. Eski mücahit yeni müteahhit İslamcıların ikinci eş teklifleri ve ilk eşin buna tepkileri kitabın başlıca eleştiri konuları arasındadır. Erkek egemen fıkıh tarihinin kadını ikinci plana atışını, toplumsal yapıdan uzak tutup eve kapatma çabalarını anlatır ve İslamcı bakış açısının bunu aşmaya çalıştığını dile getirir. O dönemin tecrübelerinden etkilenerek günümüze baktığımızda tüm iç ve dış engellemelere rağmen Müslüman kadın, Müslüman erkek unsurunun aksine bir gelişme göstermiş; kültürel, sanatsal ve hatta bilimsel manada ses getirmiş ve iz bırakmıştır. Bu bağlamda kitap bazı özel portreleri de yer veriyor: Cihan Aktaş’ın kardeşi Hülya Aktaş’ın ressamlığına vurgu yaparak tesettürlü olması dolayısıyla sanatının görmezden gelindiğini anlatmaktadır. Aslında burada altı çizilmesi gereken bir mevzu da, bu görmezden gelme halinin sadece Kemalistlere özgü olmadığıdır. İslamcıların kendi içlerinde de bir aşağılık kompleksi mevcuttur. Ötekinin yanında Müslüman sanatçının, bilim adamının, düşünce önderinin yeri ikincil derecede olmaktadır İslamcı eleştirmenin gözünde de. Bundan dolayı değerlendirme kriterlerini kendi oluşturmadığı için “modern olan” ın kriterlerini referans alarak kendi sanatçısını, bilim adamını veya mütefekkirini mahkûm eder.
Tüm olumsuz tecrübelere rağmen İslamcılık, kendini aşma hareketidir Aktaş’a göre.(4) Modern karşısında durma biçimi, tek tip hayat tarzına karşı yükselen sestir. Kültürel ve düşünsel yozlaşma, devamlı dile getirilenin aksine İslamcılığın varoluşundan değil baskılardan kaynaklanır.(5) Yöntem değiştirse de modern olana karşı başkaldırı unsuru olmaya devam edecektir İslamcılık. Cihan Aktaş’ın kitaptaki en özgün iddiası İslamcılık hareketinin kendine özgü “feminist” bir hareket olduğudur: ”İslamcılık aynı zamanda bu tutarsızlıkları sorgulama yeteneğine sahip ve ana dalga itibariyle, erkekle kadını hareket içinde eşit ve aynı saflarda görmesi bakımından ‘feminist’ bir hareketti. İkincil kaynakların ezbere dayalı okumalarının öne sürdüğü, kadını ikinci cins sayan, kadın cinselliğini fesat kaynağı olarak tanımlayan yaklaşımlar, İslamcılığın genel eğilimini belirlemede etkili olamamıştır.”(6)
İslamcılığın feminist bir hareket olması belki iddialı bir önermedir. Ancak İslamcıların özeleştiri kültürünü oluşturan İslamcılığın kadın ayağıdır. 28 Şubat/11 Eylül sonrası dönemde İslamcı hareketin erkekleri ya zengin olma peşinde koşuyor ya da “artık İslamcı değilim” hezeyanları savuruyordu etrafta. Yozlaşma, “günah”la hemhal olma ve baskılar karşısında direnme noktasında hep geride kalmıştır erkekler. Başörtüsü davasında destek yerine köstek olmuş, bugünkü bu konudaki çıkmaza büyük katkıda bulunmuşlardır. Bir Cihan Aktaş, bir Yıldız Ramazanoğlu, bir Sibel Eraslan son dönem İslamcı aydınlar olmuşlar; ancak 80′li yılların İslamcı aydınları ise birer birer ortadan kaybolmuş, siyasî iktidarın kaymağını yemekle meşgul olduklarından Müslümanların tecrübelerine bu dönemde pek katkı sağlayamamışlardır.
Dipnotlar
(1) (Sayfa numaraları C. Aktaş’ın söz konusu kitabına aittir.) Sayfa:53-54 (2) Bugün, içinde dünü yaşamanın biricik ve kaçınılmaz kurtuluş yolu ve hayat imkanı olarak sunulduğu bir gelenek görüşünün pesimist olduğunu düşünüyorum. Din ontolojik yanıyla her insana yeniden ve yeni içerik ve manayla açılır. İçinde bulunduğu çağda bir müze ya da fosil içeriği gibi algılanan bir gelenek ise, kültürel bir zenginlikten öte bir anlama sahip değildir. Kendimizi içinde bulduğumuz gelenek, içinden akıp geldiği dönemlerin zamanına has angaryaların ya da yükünden arındığı ölçüde, aynı zamanda moderndir. (Sayfa:94-95) (3) Sayfa 130-131 (4) Özgün Duruş Gazetesi 17. sayı. Cihan Aktaş’la yapılan söyleşi. (5) Aynı röportaj (6) Sayfa 268-269.
…
» Enes MALİKOĞLU



bazen buralarda gezinirken gülmekten katılıyorum, gördüklerimin komik olmasından değil gülmem, saçmalıklarından… sözü edilen cihan aktaş’ın ablası hülya aktaş olarak yazarlığımla övünürken bir de ressam yapılıyorum, gülmeyeyim de ne yapayım?
hülya aktaş